PAYLAŞ

Kronik Hastalıkların Altındaki Asıl Sebepler Nelerdir? - 1.BÖLÜM

Bu makale 104396 kişi tarafından görüntülenmiştir.

KRONİK HASTALIKLARIN ALTINDAKİ ASIL SEBEPLER NELERDİR?

Hastalıklara fonksiyonel açıdan holistik (bütüncül) bakış

Yazarlar: Op.Dr. Tayfun Balım Beyin Cerrahisi Uzmanı BİRİNCİ BÖLÜM Dr. Gökşin Balım İç Hastalıkları- Dahiliye Uzmanı

Teknolojinin yaşantımıza getirdiği pek çok kolaylıklar olmasına rağmen modern yaşamla birlikte hayatımıza giren olumsuzlukların sağlığımız üzerinde birçok negatif etkileri olmaktadır. Son 40-50 yılda kronik hastalıkların görülme oranında adeta bir patlama yaşandığını görmekteyiz. Tıp alanındaki büyük gelişmelere rağmen kronik hastalıkların tedavisinde gerçek bir başarının elde edilebildiğini söyleyebilmek ise maalesef mümkün değildir. Bunun nedenlerinin objektif bir bakış açısıyla sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.    

Konunun hemen başında kronik hastalıklar dediğimizde hangi hastalıkları kastettiğimizi açıklamamız gerekiyor. Kronik hastalıklar başlığı altında geniş bir yelpazede, birçok sistemi ilgilendiren, onlarca farklı hastalığı tanımlıyoruz. Bunların hepsinin adını tek tek yazmak yerine sık görülenlerden birkaç örnek vererek oluşabilecek soru işaretlerini ortadan kaldıralım.    

- Metabolizma hastalıkları: Diyabet, metabolik sendrom, obezite, gut, osteoporoz, erken puberte, polikistik over sendromu (PCOS), infertilite, erkeklerde kadın tipi yağlanma, jinekomasti.  

- Dolaşım sistemi hastalıkları: Ateroskleroz, koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, felçler, Reynaud hastalığı, Burger hastalığı    

- Otoimmün hastalıklar: Çölyak, ülseratif kolit, crohn, otoimmün gastrit, Hashimoto, Basedow Graves, romatoid artrit, psöriazis (sedef hastalığı), skleroderma, lupus, sjögren, vaskülitler, otoimmün pankreatit, vitiligo, otoimmun hepatit

- Sinir sisteminin kronik hastalıkları: Multipl skleroz, ALS, Alzheimer, myastenia gravis, periferik nöropatiler, depresyon, otizm, dikkat bozukluğu, hiperaktivite, unutkanlık  

- Alerjik hastalıklar: Egzema, dermatit, astım, alerjik rinit   

- Sindirim sistemi hastalıkları: Ülser, reflü, kabızlık, kronik ishal, spastik kolon, karaciğer yağlanması, gıda intoleransları, gazlanma, şişkinlik   

- Kronik ağrılı hastalıklar: Fibromiyalji, migren, dejeneratif artritler  

- Uyku bozuklukları  

- İyi ve kötü huylu tümoral oluşumlar: Kanser, tiroidin nodül ve kistleri, meme kitleleri, memede fibrokistik değişiklikler, uterusta miyomlar, over kistleri 

Bugünkü inanılmaz teknolojik gelişmelere rağmen tıp evriminin en iyi noktasında olduğumuzu söyleyebilmek mümkün değildir. Teknolojideki gelişmelerin tıp uygulamalarının içine girmesi tabii ki önemli kazanımlara yol açmıştır, ancak tıbbın yalnızca bir bilim dalı olmadığını aynı zamanda bir sanat olduğunu da hesaba katmak gerekmektedir. Yalnızca teknolojideki gelişmelerin iyi hekimlik için yeterli olmadığını, tıp sanatını icra eden hekimlerin bu sanata kendi kişiliklerinden gelen katkıların da çok önemli olduğunu özellikle belirtmek isterim. Hastalarla uzun ve detaylı görüşmelerle elde edilen bazı verileri ileri teknolojinin kullanıldığı tetkiklerle elde edebilmek her zaman mümkün değildir. Bazen muayene ederken elini tuttuğum bir hastamın elindeki soğukluk veya avuçlarındaki nemlilik, ya da nabzındaki bir özellik teşhis koymama o kadar büyük bir katkıda bulunur ki bunu en ileri tetkik yöntemleriyle elde edemeyeceğimi bilirim. “Endüstriyel tıp” olarak adlandırılan günümüz tıbbının en büyük eksikliğinin hastayla hekim arasındaki güvene dayalı sıcak ilişkinin ortadan kalkması olduğunu düşünmekteyim. Teknolojinin işimizi kolaylaştırdığını inkar edebilmek mümkün değilse de asıl belirleyici olanın hastayla hekim arasındaki insani ilişki olduğunu bir kez daha altını çizerek vurgulamak isterim.  

Tıpta bugün bulunduğumuz seviyeyi anlayabilmek için önce biraz tıp tarihine bakmamız gerekiyor. Çünkü tıp tarihini ve gelişimini bilmek tıp evriminin neresinde olduğumuzu daha iyi anlayabilmemize yardımcı olacaktır.

Tıbbın ilk dönemlerinde hastalıklar iki ana grupta ele alınmaktaydı. Gözle görülen, nedeni bilinen hastalıklar ve nedeni bilinmeyen hastalıklar. O dönem hekimlerinin gözle gördükleri sağlık problemleri, yüksek yerlerden düşmeler, vahşi hayvanların saldırıları, ok vs. gibi keskin silahlarla olan yaralanmalardı. Bu durumda önceleri içgüdüsel olarak, daha sonraları da tecrübeleriyle müdahale ediyorlar, kanamaları bastırarak, toprakla veya tuzla ovarak durduruyorlar, kemik kırıklarında dallardan destekler yapıyorlar, yaralı yeri su ile yıkayarak temizliyorlardı. Kanın akması ile hayatın bitişine şahit olmuşlar ve kanamaları durdurmaya çalışmışlardı. Bu gruptaki hastalıklar bugün “travmatik yaralanmalar” olarak sınıflanan ve bir kısmı cerrahi müdahale gerektiren hastalıklardır. Bir de nedenini bilemedikleri hastalıklar vardı. O dönemlerde kan basıncının düşük ya da yüksek olması, kanda şeker, yağ, protein vs. gibi elzem maddelerin azlığı ya da çokluğu, hormonların ve metabolizmanın dengede olması gibi durumlar ve daha pek çok tıp bilgisi henüz edinilmemişti, ama vücutta bir şeylerin bazen azaldığı/eksildiği, bazen de çoğaldığı/arttığı ve bir yerde dengenin bozulduğu düşüncesi hep vardı. İnsanlar o çağlarda göremediklerini, ölçüp biçemediklerini, tartamadıklarını farz etmeye başladılar. Hastalıkların sonuçlarını görüyor ve onlara nedenler arıyorlardı.

Peki, tıp teknolojisindeki bunca gelişmeye rağmen bugün geldiğimiz noktadaki durum nedir? Aslında çok da farklı değil. Nedenini bildiğimiz ve tedavisini yapabildiğimiz hastalıkların sayısı geçmiş dönemlere göre çok artmış olsa bile hala nedenini bilemediğimiz ve tedavisini yapamadığımız çok sayıda hastalık var. Üstelik son yüzyılda modern yaşamın olumsuzluklarına bağlı olarak ortaya çıkmış olan ve geçmişte çok sık karşılaşılmayan pek çok yeni hastalıkla da karşılaşmaya başladık. Modern çağın getirdiği bu hastalıklar çoğunlukla kronik seyirli hastalıklardır ve maalesef bunların büyük bir kısmının tedavisinde tıbbın başarılı olduğunu söyleyebilmek de mümkün değildir. Tıp alanındaki asıl gelişmeler teknolojinin tıbbın içine girdiği alanlarda olmuştur. Bu alanlar çoğunlukla tıbbın teşhisle ilgili olan alanlarıdır. Cerrahiyle ilgili alanlar da teknolojik gelişmelerden faydalanmaktadır. Antibiyotiklerin keşfinden sonra birçok enfeksiyon hastalığının tedavisinde başarılı sonuçlar alınmıştır. Bütün bu ilerlemelere rağmen modern tıp tüm hastalıklar içinde çok geniş bir yer tutan “kronik hastalıklar” konusunda hala çaresizdir. Kısacası bütün bu gelişmelere rağmen tıp hala tabiatın bir adım gerisindedir.

Peki, neden hasta oluyoruz?

Hastalık halinin olmaması ve tüm vücut fonksiyonlarının sağlıklı olarak devam ettirilebilmesi durumuna “homeostazis” (biyolojik denge) adını veriyoruz. Biyolojik dengenin sürdürülebilmesi için vücudun temel fonksiyonlarının aksamadan yürütülebilmesi ve sistemlerin birbiriyle mutlak bir uyum içinde çalışması gerekmektedir. Fizyoloji ve biyokimya ile ilgili olan bu temel fonksiyonları 7 başlık altında gruplandırabiliriz. Bu 7 biyolojik fonksiyon dengenin sürdürülmesinden sorumludur. Biyolojik dengeyi sağlayan bu sistemler içten ve dıştan gelen etkilere tamamen kapalı değildir. İçten ve dıştan gelen birçok sebep biyolojik dengeyi olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Biyolojik dengeyi sağlayan sistemler çevresel faktörlerin etkisine ve yaşam şartlarına da son derece duyarlıdır. Beslenme yanlışları, hareketsizlik, kronik stres, uyku bozuklukları, kronik toksin maruziyeti (sigara, alkol, ağır metaller, gıda katkıları, tarım ilaçları, kimyasal maddeler vs), elekromanyetik yüklenme gibi yaşamla ilgili birçok olumsuzluk biyolojik dengenin bozulması, yani hastalıkların ortaya çıkması için bir “tetikleyici” olarak etki gösterebilmektedir. Ayrıca kişilerin genetik mirasında bazı şanssızlıklar varsa ve bu durum olumsuz yaşam koşullarıyla bir araya gelirse biyolojik dengenin bozulması daha da kolaylaşmaktadır.

“Endüstriyel tıp” olarak adlandırdığımız tıp ekolünün hastaya yaklaşımı vücudu bir bütün olarak ele almaktan uzaktır. Hastalıklar organların anatomik yapısına göre branşlar arasında dağıtılmıştır. Bu ekole göre organlar çoğu zaman yapısal açıdan ve tek tek ele alındığı ve fonksiyonu bozan kökendeki asıl sebepler genellikle göz ardı edildiği için maalesef sağlığa bütüncül bakış imkanı ortadan kalkmaktadır. Vücudu bölümlere ayırmak ve her bölümü bir uzmanlık sahasının sorumluluğuna bırakmak kabul edilebilir bir yöntem değildir. Çünkü vücuttaki hiçbir organ bir diğerinden bağımsız olarak işlevini yerine getiremez. Hastalıkların ortaya çıkması için mutlaka organda yapısal bir bozukluğun olması da gerekli değildir. Kronik hastalıkların büyük bir çoğunluğunun başlangıç döneminde organların yapısında bir bozukluk olmamasına rağmen fonksiyonlarında aşikar bozulmalar ortaya çıkabilmektedir. Hastalarda vücudun birçok sistemini ilgilendiren yaygın şikayetler olmasına rağmen yapılan tetkiklerin (ultrasonografi, endoskopi, bilgisayarlı tomografi vs. diğer radyoloji ve laboratuvar testleri) sonuçları normal bulunduğunda bu hastalara maalesef bir tanı konamamaktadır. Halbuki organların işlevi yalnızca yapısal sebeplerle bozulmaz. Fonksiyonu bozan bütün iç ve dış faktörlerin göz önüne alınması durumunda bu hastaların sorunlarına bir çözüm bulunabildiğini görmekteyiz. İşte “Fonksiyonel Tıp” ekolü hastalıklara bu gözle bakmaktadır. 

" Kronik hastalıkların altındaki asıl sebepler nelerdir? "

Hastalıkları holistik (bütüncül) ve sorgulayıcı bir bakış açısıyla irdeleyen fonksiyonel tıp yaklaşımı bir alternatif tıp öğretisi değil, bilakis tıbba geniş bir açıdan bakma yöntemidir. Klasik tıp öğretisinde hekim adaylarına tıp fakültesinin ilk 3 senesinde biyoloji, biyokimya, fizyoloji, genetik, koruyucu hekimlik vs. gibi temel konularda eğitim verilmekte ve daha sonra dördüncü yıldan itibaren klinik stajlar başlamaktadır. Klinik stajlar sırasında vücut branşlara ayrılmış halde incelenmekte ve belli kalıplara göre sınıflandırılmış olan hastalıklar öğretilmektedir. Bu öğretim yöntemi organları anatomik olarak birbirinden ayırmakta ve vücudun birbiriyle entegre olarak bir bütün halinde çalıştığı göz ardı edilmektedir. İşte insana ve hastalıklara bütüncül bakış bu aşamadan itibaren kaybedilmekte, sağlığı güçlendirme ve koruma hali unutulmakta ve maalesef hasta değil hastalıklar tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Fonksiyonel tıp ekolü ise yalnızca hastalıklar hakkındaki standart bilgileri kullanmaz, tüm tıp eğitimi süresince edinilen bilgileri özümser ve aralarındaki bağlantıyı kurarak bir araya getirir ve hastalara çok yönlü, geniş bir açıdan ve bütüncül olarak bakılması gerektiğini kabul eder. Birçok kronik hastalığın altında vücudun dengesini bozan biyolojik, fizyolojik, genetik ve hormonal sebeplerin yattığını biliyoruz. Bilinçli bir yaklaşımla tüm bu hastalıkların önlenebileceğini veya erken dönemde saptanarak  ilerlemesinin durdurulabileceğini bilmenizi isterim. Başarılı bir tedavi için önce altta yatan asıl sebepler bulunmalı ve hastalık hangi sistemlerden (dikkat organdan değil!!!) kaynaklanıyorsa ona yönelik bir tedavi düzenlenmelidir. Kısacası herkese uyan standart, şablon bir tedavi yoktur. Tedavi kişiye özel olmak zorundadır.

Biyolojik dengenin sürdürülebilmesi için vücut sistemlerinin bir bütün olarak, birçok iç ve dış faktörle etkileşim halinde çalıştığını dikkate aldığımızda hastalıklara yaklaşımımız çok farklı olabilmektedir. Fonksiyonel Tıp ekolü vücut fonksiyonlarının ve sağlığın devamı için aşağıda sıralanan 7 vücut işlevinin aksamadan yürütülmesi gerektiğini kabul etmektedir. Fonksiyonel tıbbın holistik/bütüncül ve sorgulayıcı bakışına göre sağlığın bozulması demek birbiriyle sıkı ilişkisi olan bu 7 vücut fonksiyonundan herhangi birisinde aksama olması veya aralarındaki ilişkinin bozulması demektir. Öncelikle vücut fonksiyonlarının sağlıklı yürütülebilmesi için düzgün işlev görmesi gereken bu 7 temel fonksiyonu sıralayalım. Bunlardan bir tanesinde bile aksaklık olması durumunda vücudun tamamı bundan olumsuz yönde etkilenebilmektedir.

1- Sindirim ve özümseme (Asimilasyon)

2- Biyotransformasyon ve eliminasyon (biyolojik dönüşüm ve atıklardan kurtulma-detoksifikasyon)

3- Savunma ve onarım

4- Yapısal bütünlük

5- İletişim (komünikasyon)

6- Enerji

7- Transport (taşınma) 

 

Şimdi sıraladığımız bu 7 maddeyi daha detaylı olarak açıklayarak ele alalım:

1- Sindirim ve özümseme (Asimilasyon):

Yediğimiz gıdalar, içilen su ve diğer sıvılar ağızda başlayıp anüste sonlanan sindirim kanalı boyunca birçok işlemden geçirilir. Sindirim işlemleri sonrasında gıda unsurları en küçük yapı taşlarına kadar ayrıldıktan sonra bağırsaklardan emilerek vücuda girer. Vücuda giren bu besin unsurları hem hücrelerin yapı taşı olarak, hem de enerji elde etmek için kullanılırlar. Yani ağızdan giren bir gıda geçtiği bir dizi aşama sonrasında hücre seviyesinde işlem görecek hale gelir.

Besin öğelerinin sindirilmesi ve en küçük yapı taşlarına kadar parçalanabilmesi için mide asidi, safra ve pankreas salgılarının yanı sıra bağırsakta yaşayan faydalı bakterilerin de kendi üzerlerine düşen görevleri aksatmadan yerine getirmesi gerekmektedir. Yalnızca mide asidinin baskılanması bile bu sürecin tamamını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çünkü sindirim fonksiyonu birbiri ile çok sıkı bağlantısı olan bir seri işlemden oluşmaktadır. Bu basamaklardan bir tanesi bile aksadığında bunu takip eden işlemlerin de sağlıklı olarak devam ettirilebilmesi mümkün değildir. Safra ve pankreasın işlevi mide asidi ile çok yakın ilişkilidir. Mide asidi yeterli değilse safra ve pankreas salgılarının da fizyolojik düzeni bozulur. Yine bağırsak florasının sağlıklı olması da sindirim işlevinin olmazsa olmaz bir unsurudur. Yediğimiz gıdaların bağırsak florası üzerinde olumlu veya olumsuz etkilerinin olabileceğini de hesaba kattığınızda sindirim işlevinin sağlıklı olarak devam ettirilmesinin ne kadar çok faktörle karmaşık bir ilişkisinin olduğunu sanırım gözünüzde canlandırabilmişsinizdir.   

Sindirim sistemindeki tüm bu işlemlerin aksamadan yürütülmesi sinir sistemi ve hormonal sistem tarafından kontrol edilir. Ayrıca bağırsaklarımızda yaşayan trilyonlarca bakteri ile vücut arasında da bir sinyalizasyon ve etkileşim vardır. Floranın sağlıklı olması durumunda vücuda iletilen sinyaller biyolojik düzenin devamını sağlarken, zararlı floranın baskın olduğu durumlarda beyine gönderilen yanlış sinyaller sebebiyle biyolojik düzende aşikar bozukluklar ortaya çıkabilmektedir.

Bağırsaklardan emilen besin unsurları kan ve dolaşım sistemi tarafından vücudun ilgili kısımlarına taşınır. Sindirim sistemi yoluyla vücuda giren tüm bu unsurlar bağışıklık sisteminin bir parçası olan ve bağırsak mukozasının altında yerleşmiş bulunan lenfoid doku (GALT- Gut Associated Lymphoid Tissue) tarafından değerlendirilir ve zararlı unsurlar vücuda zarar vermeden bertaraf edilir. Bağırsak duvarının geçirgenliğinin bozulması durumunda vücuda geçen tam sindirilmemiş proteinler ve yabancı unsurlar bağışıklık sisteminde aşırı bir uyarı yaratarak immün sistemin dengesini bozabilmektedir.

Yutulan bir lokmanın birçok işlemden geçtikten sonra hücreye kadar ulaşması ve burada enerji ve/veya yapı taşı olarak kullanılması sürecine asimilasyon (özümseme) diyoruz. 

2- Biyolojik dönüşüm ve atıkların uzaklaştırılması (Biyotransformasyon ve eliminasyon):

Vücuda giren besin unsurları hücrelerin ihtiyacı doğrultusunda değişime uğratılırlar. Örneğin amino asitler bir araya getirilerek yeni proteinler sentezlenir veya ihtiyaç fazlası şeker yağa dönüştürülür, ya da ihtiyaca göre tüm bu maddeler enerji olarak kullanılabilirler. Enerji elde edilmesinde solunum yoluyla vücuda giren oksijene de ihtiyaç duyulur. İşte besin unsurlarının, suyun ve oksijenin vücudun ihtiyaçları doğrultusundaki bu dönüşümüne “biyotransformasyon” (biyolojik dönüşüm) adını veriyoruz. Bazı insanlarda beslenme yanlışları, kronik toksin maruziyeti, genetik mutasyonlar, kronik stres ve kronik enflamasyon vs. gibi sebeplerle biyolojik dönüşüm işlemleri sağlıklı olarak yürütülemediğinde tüm vücut sistemleri bundan olumsuz olarak etkilenebilmekte ve homeostazis dediğimiz biyolojik denge bozulabilmektedir.

Metabolizma işlemleri sırasında açığa çıkan atık ürünlerin de vücuda zarar vermeden karaciğerde işlemden geçmesi ve vücuttan atılacak hale getirilmesi gerekmektedir. Atık ürünler safra yoluyla bağırsağa, kan yoluyla da böbreklere gönderilir ve bu yolla vücut dışına atılır. Gaz şeklindeki atıklar akciğerlerden atılırken toksinlerin bir kısmı da terleme yoluyla deriden atılır. Toksik maddelerin vücuttan uzaklaştırılma işlemine “eliminasyon” adını veriyoruz. Eğer eliminasyon işlemi sağlıklı olarak yürütülemezse metabolizma atıkları ve toksik bileşikler vücutta birikmeye başlar. Zaman içinde tüm sistemler bundan olumsuz olarak etkilenir. Eliminasyon ve detoks konusunda daha geniş bilgi edinmek için “Kronik Toksisitede Detoks ve Şelasyon Yöntemleri” başlıklı yazımı okumanızı öneririm. Yazının linkini 2. bölümün sonunda bulabilirsiniz.

Yazının devamı için (2.Bölüm) TIKLAYINIZ.

25.Kasım.2017

 

Yasal Uyarı: Bu makale özgün bir yazı olup telif hakkı yazarlara aittir. Kopyalanarak başka mecralarda kullanılması durumunda hukuki yollara başvurulacaktır. Kopyalanmadan sayfamıza link verilebilir.

Kaynakça ve Referansları Göster
Diğer Okuyucu Yorumları
Test

Form Gönderimi

Tamam

Bizi takip edin
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için , e-posta adresinizi
yazarak web sitemize ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
İLETİŞİM
  • Tunus Caddesi Tokgözoğlu Apt. 63/2 Kavaklıdere / ANKARA
  • +90 (312) 426 11 81
    +90 530 305 14 22
  • balimklinik@yahoo.com
Web sitemizdeki yazılar bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Tedavi yerine geçmez. İnternetteki bilgilere dayanılarak yapılan bilinçsiz uygulamalar ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Lütfen tedavinizin yönetilmesi için bir hekime başvurunuz.
Web Tasarım Teknobay.