PAYLAŞ

Covid-19 Sürecine Aykırı Bir Bakış

Bu makale 21616 kişi tarafından görüntülenmiştir.

COVİD-19 SÜRECİNE AYKIRI BİR BAKIŞ

Mart ayının başından bugüne kadar Covid-19 hastalığı ve bu hastalıktan korunma önlemleri gündemin ana konusu olmaya devam ediyor. Televizyon kanallarında Covid-19’un konuşulmadığı bir gün bile geçmiyor. Yeni teşhis edilen vakalar ve günün ölüm sayıları ana haber bültenlerinin değişmez konusu olmaya devam ediyor. Mart ayından önce “Corona” dendiğinde aklına yalnızca bira markası gelen bazı kişiler 3 ay içinde korona uzmanı haline geldiler. Virüsten korunmak için önerilen çözüm ise maske, sosyal mesafe ve el yıkama üçlemesinden ibaret. 100 yıl önceki “İspanyol Gribi” salgınında da aynı önlemler uygulanmıştı. Görünen o ki aradan geçen 1 asra rağmen değişen pek bir şey olmamış!  

Peki, bu tedbirler gerçekten virüsten korur mu? Tabii ki hayır. Saklanarak virüsten ilelebet korunabilmek mümkün değildir. Bu önlemler olsa olsa virüsle tanışmayı bir süre geciktirir ama eninde sonunda herkes hayatının bir döneminde bu virüsle karşılaşacaktır. Ya da başka bir deyişle “Her nefis koronayı tadacaktır”. Virüse karşı tek korumamız güçlü bir bağışıklık sistemidir. Aslında bağışıklık sistemi güçlü olan genç insanların virüsle karşılaşmaktan korkmasına gerek yok. Pandeminin seyrine baktığımızda bu grup için büyük oranda bir sorun olmadığını görmekteyiz. Televizyonlarda her gün tartışma programlarında konuşulanlar insanları paniğe sevk edip kaygı düzeyini artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Verilen ölüm sayıları ise hastalığın boyutunun olduğundan fazla abartılı olarak algılanmasına sebep oluyor.

80 milyonun üzerinde nüfusu olan ülkemizde 3 aylık sürede 5000 civarında insanımızın Covid-19 sebebiyle vefat ettiği resmi makamlarca açıklandı. Vefat edenlerin %93’ünün 65 yaş üstü (yaş ortalaması 73), comorbiditesi olan (kronik sağlık sorunları yaşayanlar) ve bağışıklık sistemleri zayıf olan kişiler olduğunu da yine resmi açıklamalardan öğreniyoruz. İlk anda 5000 kişinin ölümü size yüksek bir sayı olarak gelebilir ama istatistiklere baktığımızda geçtiğimiz yıllarda da normal şartlar altında ülkemizde her gün değişik sebeplerle ortalama 1300 kişinin vefat ettiğini biliyoruz. Bu seneki ölümlerin korona virüsten olduğu kayıtlara geçti. Peki, geçtiğimiz yıllarda da bu yaş grubundan yine aynı sayıda ölümlerin olduğunu biliyor muydunuz? Önceki senelerde ölüm sebebi korona virüs değildi ama aynı yaş grubundan vücut direnci düşük olan insanlarımızı her sene değişik sebeplerden dolayı yine kaybediyorduk. Her akşam televizyonlarda ölüm sayıları verilmediği için geçtiğimiz yıllarda insanlar bu sürecin farkında değillerdi. “Ama Covid-19 sebebiyle gençlerden de ölümler oldu” diyenler olabilir. Evet maalesef az sayıda da olsa genç ve kronik sağlık sorunu olmayan kayıplarımız da oldu. Bu ölümlerin sebebi daha çok viral yükle ilişkili. Yani her gün virüsle yoğun olarak defalarca karşılaşan insanların bağışıklık sistemi bu virüs yüküyle baş edemeyebiliyor. Sağlık mesleği mensupları bu gruptaki hastalardandır. 

MASKE TAKMAK VİRÜSTEN KORUR MU?

Öncelikle virüsün vücudumuza yalnızca solunum yoluyla girmediğini söyleyerek başlayalım. Göz de virüsün bulaş yollarından bir tanesidir. Gözler açıkken ağız ve burunun maskeyle kapatılması arabanızı hırsızdan korumak için kapısını kilitlerken camını açık bırakmaya benzer. N-95 gibi özel maskeler solunum yoluyla virüs girişini belli ölçülerde engellese bile cerrahi maske olarak adlandırılan standart maskelerin koruyuculuğu da tartışmalıdır. Corona virüsün büyüklüğünün mikrondan daha küçük boyutlarda (submikron) olduğunu biliyoruz. Bakteri filtrelerinden (hepa filtre) bile geçebilen virüsler için standart maskelerin koruyuculuğu yüksek değildir. Standart dışı malzemelerle üretilen kalitesiz bir maskenin mantık olarak sinek telinden hiçbir farkı yoktur. Eğer sizde hastalık varsa maske tükürük zerrelerinizi etrafa saçmanıza bir miktar engel olabilir ve karşınızdakine virüsü bulaştırma olasılığını bir miktar engelleyebilir ama ülkemizde olduğu gibi 1 maske günlerce kullanılırsa korumak bir yana maskenin kendisi hastalık sebebi haline de gelebilir.  

Solunum yolumuzun hemen girişine taktığımız maske, bir süre sonra solunum havasındaki nem ile ıslanır. Ağzımızda bulunan ama tükürüğümüzün içindeki antibakteriyel unsurlar sebebiyle belli bir koloni sayısının üzerine çıkamayan fırsatçı bakteriler, nemli maskenin üzerinde uygun ortamı bulunca çoğalır ve solunum havasıyla birlikte yeniden bedenimize yoğun bir şekilde girer. 

Bir diğer soru işareti de standart dışı malzemelerle üretilen maskelerden akciğerlerimize zararlı mikropartiküllerin girip girmediğidir. Maskelerde kullanılan tekstil malzemesi “non woven” denilen sentetik polipropilen elyaftan oluşur. Tek kullanımlık bütün tıbbi tekstil malzemelerinde non woven kumaşlar kullanılmaktadır. Tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi sürecinde non woven kumaşlarda büyük bir talep patlaması yaşandığı için uzak doğudan getirilen ve geri dönüşüm malzemelerden üretilme ihtimali olan düşük kaliteli non woven malzemeler de maalesef maske üretiminde kullanılabilmektedir. Düşük kaliteli ve sert malzemelerle üretilen maskeleri kullanan bazı hastalarımızda son zamanlarda ağız ve burun çevresinde dermatit tarzında cilt sorunları olduğunu görmeye başladık. Özellikle sıcaklığın daha da yükseldiği yaz günlerde terin de etkisiyle bu tür cilt sorunlarının daha da artması şaşırtıcı olmayacaktır. Kısacası uygunsuz maske kullanımı hastalıktan korumak bir yana solunum yolu ve cilt hastalıklarının ortaya çıkma olasılığını da artırabilmektedir.

SOSYAL İZOLASYON GEREKLİ Mİ?

Sosyal izolasyon, seyahat ve sokağa çıkma yasağı salgının ilk başladığı günlerde sağlık sistemi üzerindeki hasta yükünü kontrol edebilmek için iyi bir önlemdi ama artık yaz aylarında seyahat ve sokağa çıkma yasağının çok da gerekli olduğunu biz düşünmüyoruz. Havaların ısınması ve ultraviyole ışınlarının da etkisiyle solunum yolu virüslerinin hastalık yapıcı etkisinin (virulans) azaldığı bir gerçek. Grip hastalığı kış hastalığı olarak bilinir. Peki, yaz geldiğinde virüsler başka bir gezegene mi göç ediyor? Tabii ki hayır. Virüsler her zaman hayatımızda olmasına rağmen yalnızca şartlar uygun olduğunda hastalık yapıcı etkileri artış gösterir. Bu günlerde hastalık bulgularının ilk günlerdeki gibi ağır olmadığını ve hastalığın sıradan bir grip gibi hatta hiç belirti vermeden geçirildiğini kendi hastalarımızda da görüyoruz. Kışa giren güney yarımküre ülkelerinde ise Covid-19 enfeksiyonlarının artış göstermeye başlaması da işin doğal süreci hakkında bize yol gösterici olmaktadır. Sonbaharla birlikte Covid-19 enfeksiyonlarının bizim de içinde bulunduğumuz kuzey yarımküre ülkelerinde yeniden artmaya başlaması sürpriz olmayacaktır. Çünkü bu virüs artık hayatımıza girdi ve eninde sonunda corona virüs ile hepimiz karşılaşacağız.

Haziran ayının başından itibaren normalleşme sürecine geçilmesiyle birlikte seyahat kısıtlamaları kaldırıldı, AVM, spor salonları, cafe ve restoranlar, sinema, tiyatro vs gibi tesisler açıldı ve insanlar sosyal hayata geri dönmeye başladı. Böylece hastalığın seyriyle ilgili doğal bir süreç de başlamış oldu. Bu süreçte risk grubu içine girmeyen genç insanların virüsle karşılaşması süratle doğal bağışıklığın oluşması anlamına gelmektedir. Medyada son haftalarda vaka sayılarının arttığı söylenerek normalleşme sürecinin hastalığın seyrini olumsuz etkilediği yönünde değerlendirmelerde bulunulmaktadır. Telaşa kapılmanıza gerek yok. Vaka sayılarındaki artış beklenen ve hatta istenen bir sonuçtur. Başka türlü toplum nasıl bağışık hale gelebilir? Tanı konan hasta sayısı artsa da hastaneye yatma ve ölüm oranlarının geçtiğimiz aylardaki gibi olmadığını biliyoruz. Hastalık bulgusu yaşamadan virüse karşı bağışıklık kazananların sayısını ise şimdilik tahmin edebilmemiz mümkün değil. Virüsün hastalık yapma gücünün düşük olduğu yaz ayları boyunca ne kadar çok kişi bağışıklık elde ederse kış aylarında hastalığın ikinci dalgası o oranda hafif geçecektir.   

 

Bu hastalıktan korunmanın iki yolu vardır. Ya aşılanmak, ya da hasta olup doğal yoldan bağışıklık kazanmak. Biz Covid-19’un aşısının yakın zamanda bulunabileceğini düşünmüyoruz. Neden böyle düşündüğümüzü de hemen açıklayalım. 2002 yılındaki SARS ve 2012 yılındaki MERS de birer corona virüs salgınıdır. Üzerlerinden uzun yıllar geçmesine rağmen corona virüsün aşısı henüz bulunabilmiş değildir. Eğer Covid-19 aşısı çok kısa bir sürede bulunabilirse bu çok şaşırtıcı olacaktır. Hatta aşının önceden bulunduğu ve bunun üzerine virüsün dünyaya yayıldığı konusunda dile getirilen bazı komplo senaryolarının gerçek olabileceğine dair kafalarda soru işaretlerine bile yol açacaktır. Zaten aşı bulunsa da uzun dönem etkileri bilinmeden bu aşıların kullanılması konusunda çok da acele edilmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. O halde elimizde kalan tek seçenek doğal yoldan aşılanmaktır. En doğal bağışıklık hastalığın geçirilmesi ile kazanılandır. O halde risk grubunda olmayan sağlıklı kişiler için virüsün virülansının en düşük olduğu bu yaz döneminde virüsle tanışmak önümüzdeki kışa aşılanmış olarak girmek demektir.  

Covid-19 IgM ve IgG testleri bazı büyük laboratuvarlarda yapılmaya başlandı. Biz de hassasiyeti yüksek olan bu Eliza testini hastalarımıza yaptırmaya başladık. Yapılan tetkiklerin sayısı arttıkça hastalık bulgusu göstermeden Covid-19'a karşı bağışıklık kazanan çok sayıda insan olduğunu görmeye başladık. Kendimizi de buna örnek olarak verebiliriz. Hiç hastalık bulgusu yaşamamış olmamıza rağmen bizim (Dr. Gökşin Balım, Dr. Tayfun Balım) ve bazı klinik çalışanlarımızın Covid-19 İgG testi pozitif çıktı. Yani bizler geçtiğimiz aylar içinde virüsle tanışmışız ve bağışıklık sistemimiz virüsü kolayca yendiği için hiçbir hastalık belirtisi göstermeden doğal yoldan aşılanmışız. Muhtemelen biz de virüsü tedavi ettiğimiz hastalarımızdan almış olmalıyız diye düşünmekteyiz. Çünkü pandeminin en yoğun olduğu günlerde bile tedavisi devam eden hastalarımızı yalnız bırakmamak için kliniğimizi kapatmadan çalışmaya devam ettik. Hiçbir hastalık belirtisi yaşamadan bağışıklık kazanmamızda son 3 aylık dönemde bütün klinik çalışanlarımızla birlikte kendimize düzenli olarak uyguladığımız damardan yüksek doz C vitamini (IVC) ve iyot tedavisinin de olumlu yönde katkısı oldu diye düşünüyoruz. Kısacası bağışıklık sistemi güçlü ise korkmaya gerek yok. Covid-19’dan korunmayla ilgili önlemleri yalnızca maske takmak, el yıkamak ve sosyal mesafeyi korumak seviyesine indirgemek doğru değil. Vücudun savunma sistemini (bağışıklık sistemini) güçlendirmeye yönelik önlemlere de dikkat etmek gerekiyor. Virüse karşı tek korumamız güçlü bir bağışıklık sistemidir. Sağlığınız yerindeyse ve bağışıklık sisteminizi zayıflatan olumsuz bir durum söz konusu değilse virüsle tanışmaktan korkmanıza gerek yok! Eve kapanarak virüsten uzun süre kaçabilmek de mümkün değil. Yaz döneminde virüsle tanışmak doğal yoldan aşılanmak ve kışın gelecek ikinci dalgadan korunmak demektir. Belki de aşılandınız da farkında değilsiniz?

Ülkemizde ilk ölümün görüldüğü Mart ayında corona enfeksiyonu resmi olarak açıklanmış olmasına rağmen bu virüsün yılbaşından beri ülkemizde olabileceğine dair bizim bazı saptamalarımız olmuştu. Yılbaşı öncesinde ve Ocak ayı içinde çok sayıdaki hastamızda ağır geçen grip tabloları gözlemlemiştik. Hatta o dönemde kliniğimize başvuran “subakut tiroidit” (viral etyolojili bir tiroid hastalığı) vakalarının sayısında da artış olması dikkatimizi çekmişti. Yaşadığımız o süreçte corona virüsle ilgili hiç kimsenin bir bilgisi yoktu ve olağan dışı bu vakalarla karşılaştığımızda kendi aramızda fikir alışverişi yaparken “Bu sene grip vakaları çok ağır seyrediyor ve subakut tiroidite de sebep oluyor” saptamasında bulunmuştuk. Bugün geldiğimiz noktadan baktığımızda ise bu yılın başlarında görülen ve daha önceki yıllara göre daha farklı seyreden grip vakalarının Covid-19 enfeksiyonu olabileceğini düşünüyoruz. O günden beri elde edilen bilgilerin ışığında ise corona virüsün yalnızca solunum yolu enfeksiyonu değil tiroidin de içinde bulunduğu birçok organı etkileyebileceğini biliyoruz. Yılbaşından bugüne kadar geçen 6 aylık süreçte ülkemizde kaç kişinin Covid-19’la tanıştığını şimdilik bilmiyoruz. Ama bunu bireysel olarak öğrenebilmek çok zor değil. Damar yolundan alınacak bir miktar kandan yapılacak Covid-19 IgG testi ile hastalığa karşı bağışık olup olmadığınızı öğrenebilirsiniz. Fark etmeden hastalığı geçirip doğal yoldan aşılananlar için bundan sonraki süreç biraz daha kolay geçecektir. Virüs mutasyon geçirse bile kazanılmış bağışıklığımız bizi belli oranlarda korumaya devam edecektir ve virüsle hiç karşılaşmamış olanlara göre yine de avantajlı olunacaktır.   

Kaynakça ve Referansları Göster
Diğer Okuyucu Yorumları
Test

Form Gönderimi

Tamam

Bizi takip edin
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için , e-posta adresinizi
yazarak web sitemize ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
İLETİŞİM
  • Tunus Caddesi Tokgözoğlu Apt. 63/2 Kavaklıdere / ANKARA
  • +90 (312) 426 11 81
    +90 530 305 14 22
  • balimklinik@yahoo.com
Web sitemizdeki yazılar bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Tedavi yerine geçmez. İnternetteki bilgilere dayanılarak yapılan bilinçsiz uygulamalar ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Lütfen tedavinizin yönetilmesi için bir hekime başvurunuz.
Web Tasarım Teknobay.