PAYLAŞ

İnsülin Direnci ve Kronik Hastalıklarla İlişkisi

Bu makale 79356 kişi tarafından görüntülenmiştir.

 

İNSÜLİN DİRENCİ VE KRONİK HASTALIKLARLA İLİŞKİSİ

Son 20-25 yıl içinde insülin direnci ve bununla ilişkili olarak ortaya çıkan kronik hastalıkların büyük bir hızla arttığını görmekteyiz. Basit şeker ve karbonhidrat ağırlıklı beslenme, hareketsizlik, stres yükünün artması, uyku düzensizlikleri ve biyolojik saatle ilgili olumsuzluklar insülin direncinin altındaki asıl etkenlerdir. Toplumda insülin direnci görülme oranının %60’ların üzerinde olduğunu ifade eden yayınlar mevcuttur. Bize göre ülkemizdeki oran bunun bile üzerindedir. Çünkü insülin direnci eğer buna yönelik olan tetkikler yapılmazsa uzunca bir süre gözden kaçabilen ve sinsi seyreden bir klinik tablodur.

İnsülin pankreasta üretilen bir hormondur ve metabolizma için birçok önemli işlevleri yerine getirir. Şeker ve besin unsurlarının karaciğer, kas ve yağ hücresi gibi çeşitli dokularda depolamasını insülin sağlar.

İnsülin direnci, insülin hormonuna karşı karaciğer, kas ve yağ dokusu gibi yapılar başta olmak üzere biyolojik yanıtta meydana gelen bozulmayı ifade eder. İnsülin direnci gelişimi ile birlikte kan şekerinin düzeyi yükselmeye başlar. Bu duruma cevap olarak pankreastan kana daha fazla insülin salınımı olur.

 

Peki hücreler neden insüline direnç geliştirirler?

Çünkü hücreler kendilerini yüksek şeker ve insülinin zararlı etkilerinden korumaya çalışırlar. Hücreler reseptör aktivitelerini düşürerek ve/veya reseptör sayılarını azaltarak aşırı şekere ve yüksek insüline karşı kendilerini korumaya yönelik bir uyum geliştirirler.

İnsülin direncini, kötü kokulu bir odada oturmaya benzetebilirsiniz. Bir süre sonra burnunuz alıştığı için kokuya karşı duyarsızlaşırsınız ve artık kötü kokuyu algılamaz hale gelirsiniz. Odadan bir süreliğine dışarı çıkıp sonra tekrar geri gelirseniz kokuyu yeniden algılamaya başlarsınız. Bu durum koku alma duygunuzun yeniden duyarlı hale geldiği anlamına gelir. Bir süre geçtikten sonra burnunuz yeniden kokuya duyarlılığını kaybedecektir.

 

Hücreleriniz de uzun süre yüksek insüline maruz kaldığında bir süre sonra burnunuzun kötü kokuya duyarsızlaşması gibi hücreler de insüline duyarlılıklarını azaltırlar. Hücreler insüline duyarsızlaşınca pankreas daha fazla insülin salgılayarak hücrelere sözünü geçirmeye çabalar ve bu kısır döngü giderek kanda insülinin artmasına ve hücrelerin de biraz daha dirençli hale gelmesine sebep olur. Açlık insülini 40-50 uIU/mL seviyesinde olmasına rağmen kan şekeri normal sınırlarda olduğu için kendilerinde bir sorun olmadığını düşünen insanlar olduğunu biliyoruz. İstatistiksel olarak bu hastalar diyabet değilmiş gibi düşünülse de aslında bozulmuş glukoz toleransları sebebiyle diyabetin bütün komplikasyonlarını fazlasıyla yaşarlar. Bu hastaların pankreası yüksek miktarda insülin üreterek kan şekeri dengesini bir süreliğine sürdürebilir; ya da başka bir deyişle pankreas bir süre çok yüksek sesle bağırarak hücrelere sözünü geçirebilir ama bu sonsuza kadar sürdürülebilir bir süreç değildir. Pankreas bir süre sonra yorulacak ve insülin üretimi yavaşlamaya başladığında veya hücrelerin insüline direnci daha fazla arttığında, kan şekeri yükselmeye başlayacaktır. Bu aşamadan sonra hastalar artık aşikar diyabet haline gelirler. Bu hastalarda Tip-2 diyabet ortaya çıkmadan yıllar önce insülin seviyeleri yükselmesine rağmen hiç kontrol edilmediği için diyabete gidişin farkına varılamaz.

Bildiğimiz tüm kronik hastalıkların ve yaşlanmanın ana nedeni insülin direncidir. Bu nedenle, insülin duyarlılığını sağlayabilmek son derece önemlidir.

 

Açlık insülin seviyesi için değişik laboratuvarlar farklı referans aralıkları belirlemiş olsalar da biz kendi klinik uygulamalarımızda açlık insülin seviyesinin 5 uIU/mL seviyesinin altında olmasının sağlıklı olduğunu kabul ediyoruz. Eğer açlık insülin seviyeniz sürekli olarak 5 uIU/mL seviyesinin üzerindeyse bu durum metabolizmayla ilgili bazı sorunlarınızın olduğunu düşündürür.

İnsülin direnci birçok farklı belirti ile kendisini belli etmesine rağmen bu şikayetler ayrıntılı olarak değerlendirilmediğinde hastaların şikayetlerinin altındaki gerçek sebep çoğu zaman gözden kaçabilmektedir. Kliniğimize değişik kronik hastalıklarının tedavisi için başvuran hastalarımızda yapmış olduğumuz tetkiklerde büyük bir kısmında insülin direnci ve buna bağlı olarak ortaya çıkan metabolik sorunlar olduğunu görmekteyiz. İşin daha da vahim olan yönü yıllar boyunca hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, endokrin ve metabolik sorunlar, dejeneratif hastalıklar vs. sebebiyle tedavi gören ve “semptom baskılayıcı” birçok ilaç kullanan hastalarımızda insülin direncini düzeltmeye yönelik olarak gerçekçi hiçbir düzenleme yapılmamış olduğunu görüyoruz. Bir kısım hastamızda ise insülin direnci olduğu saptanmış olsa bile sebebe yönelik gerçek bir tedavi düzenlemesi yerine yalnızca “metformin” içerikli bir ilaç (Glifor, Glucophage, Matofin, Diaformin, Gluformin, Glukofen, Glukotard, Gluforce, Diabest, Glange, Glinext, Metodel vs.) verilmekle yetinildiğini görüyoruz. İnsülin direncini yalnızca ilaçla düzeltebilmenin mümkün olmadığını bilmenizi isteriz. İnsülin direncinin sebebi metformin eksikliği değildir!! Üstelik metformin masum bir ilaç da değildir.

 

İnsülin direncinde tedavi olarak kullanılan metformin, bir taraftan doku asidozuna ve enflamasyona yol açarak, diğer taraftan da metilasyon dengesini bozarak hastalara fayda sağlamak yerine zarar bile verebilmektedir.

Metformin nasıl kronik enflamasyon yaratır? Şimdi kısaca bunu açıklayalım. Enflamasyon yaratan en önemli vücut kimyasallarından birisi histamindir. Fazla histamini yok eden enzim ise DAO (diamin oksidaz) enzimidir. Metformin hem enzim seviyesinde, hem de gen seviyesinde DAO enziminin çalışmasını yavaşlatır. Enzimin yavaşlaması histamin birikimine ve buna bağlı olarak da enflamasyona yol açar. Tip-2 diyabet ve/veya insülin direnci de vücutta kronik enflamasyon yaratır. Hal böyle iken hem metilasyonu baskılayan, hem de enflamasyonu tetikleyen bir ilacın kronik enflamasyonla seyreden diyabet ve insülin direnci gibi hastalıkların tedavisinde kullanılması ne yaman bir çelişkidir? Halbuki insülin direncinde ve Tip-2 diyabette bilinçli bir beslenme planlaması ve olumsuz yaşam koşullarına dair düzenlemeler ilaçsız bir tedavi için yeterli olabilmektedir. Endüstriyel tıbbın içine düştüğü bu açmaz hekimlerle ilişkili değil, maalesef sistemle ilişkilidir. Hiçbir hekim tıp fakültesi eğitimi sırasında beslenme, egzersiz vs gibi sağlıklı yaşama dair uygulamalarla ilgili bir eğitim almaz. Yani bir hekimin beslenme ve sağlıklı yaşama dair bildikleri sizinkinden çok da farklı değildir. Son yıllarda kronik hastalıklarla beslenme ve yaşama dair yanlışların arasındaki ilişki artık reddedilemeyecek kadar açıklığa kavuşmuştur. Kronik hastalıkları tedavi edecek bir hekimin hastasının beslenmesini ve yaşama dair yanlışlarını düzenlemeden bu hastalıkları başarıyla tedavi edebilmesi mümkün değildir. Birçok hekim maalesef bu konularda ciddi bir bilgi eksikliği yaşamaktadır. Hekimler sağlıklı yaşama dair konularda (beslenme, egzersiz vs) eğitim almadıkları için ya da tıp fakültesinin ilk yıllarında almış oldukları temel tıp bilgilerini daha sonraki meslek yaşamlarında birbiriyle ilişkilendirip kullanamadıkları için (bütüncül bakış eksikliği) bu konularda hastalarına da yeterince yardımcı olamamaktadır. İşin daha da vahim olan kısmı hekimlerin kendi sağlık sorunlarıyla ilgili olarak maalesef kendilerine de faydaları olamadığını biliyoruz.

Bu yazımızda size insülin direncinin yaşam yanlışlarıyla olan ilişkisini ve hangi mekanizmalar üzerinden kronik hastalıklara yol açabildiğini mümkün olduğunca basitleştirerek anlatacağız. Yazımızı bolca görsel materyalle süsleyerek teorik ağırlıklı bu konuyu sıkılmadan takip edebilmenizi sağlamayı amaçladık.

 

İnsülin Direncini Düşündüren Şikayetler Nelerdir? 

Eğer aşağıdaki şikayetlerden bazılarını uzun süreden beri yaşıyorsanız sizde de insülin direnci olabileceği konusunda sizi uyarmak isteriz.

Hızlı ve aşırı kilo alma (özellikle göbek civarında yağlanma)

Kilo vermede sıkıntı yaşama. "Az yediğim halde kilo veremiyorum" tarzı şikâyetler

Hızlı yeme, sık ve çabuk acıkma

Kendini enerjisiz hissetme, sabahları yorgun kalkma

Yemeklerden sonra uyku basması

Konsantrasyon ve algılama güçlüğü (Beyin sisi)

Soğuk terleme ve üşüme

Elde ayakta titreme

Baygınlık hissi

Aşırı sinirlilik

Çarpıntı

Tatlı krizleri

Vücut direncinde azalma, sık hasta olma

Adet düzensizliği

Aşırı tüylenme ve sivilcelenme (Polikistik Over Sendromu)

Cilde renk veren pigmentlerin artışından ötürü ciltte koyulaşma

 

İnsülin direnci hangi hastalıklara zemin hazırlar?

İnsülin direnci obezite, hipertansiyon, ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlar. Metabolik sendrom ve Tip 2 diyabet de insülin direnci ile doğrudan bağlantılıdır. Metabolik sendrom dediğimiz tablo şeker hastalığı, kalp hastalıkları, hipertansiyon, karın bölgesinde yağlanma, trigliserit yüksekliği ve daha başka birçok sağlık problemlerinin ortaya çıktığı önemli bir klinik tablodur.

İnsülin direnci üreme fonksiyonlarının olumsuz etkilenmesinden tüylenmeye kadar çok geniş bir yelpazede bulgu veren polikistik over sendromu (PCOS) yaşanmasına da yol açabilmektedir.

Yapılan araştırmalar insülin direnci olan kişilerde kalp hastalığı gelişme ihtimalinin %90’ların üzerinde olduğunu göstermektedir. Kalp hastalıkları tüm dünyada en sık ölüm nedenidir.

İnsülin direnci ve kanser arasında da ilişki saptanan çok sayıda çalışma mevcuttur.

Yazımızın sonraki kısımlarında insülin yüksekliğinin (insülin direnci) hangi mekanizmalar üzerinden bahsettiğimiz bu kronik hastalıklara yol açabildiğini ayrıntılı olarak izah edeceğiz.

 

İnsülinin amacı nedir?

Doktorunuza “İnsülinin amacı nedir?” diye sorduğunuzda size insülinin kan şekerini düşüren bir hormon olduğunu söyleyecektir. Bu cevap kısmen doğru olsa bile yeterli bir cevap değildir. Aslında insülin bir depolama hormonudur (anabolik hormon). Kan şekerini düşürmesi ise insülinin asıl işlevini yerine getirirken (depolama) ortaya çıkan bir çeşit yan etkidir. İnsülinin evrimsel amacı yalnızca şekeri değil, ihtiyaç fazlası olan bütün besin unsurlarını depolamaktır. Kandaki fazla besin unsurlarını depolarken bu sayede kan şekerinin dengesini de sağlamış olur.

Atalarımız bolluk zamanlarında besin unsurlarını bolca tüketmişler ve yükselen insülinlerinin etkisiyle bu besinleri yağ olarak depolamışlar ve kıtlık zamanlarında da kanlarındaki insülin seviyesi düştüğü için depoladıkları bu enerjiyi rahatlıkla kullanarak nesillerini devam ettirebilmişlerdir. Eğer atalarımızda olduğu gibi insülin bu işlevini sağlıklı olarak yerine getirirse yaşam kurtarıcı bir hormondur. İnsülin olmasaydı ve enerji depolanamasaydı atalarımızın kıtlık dönemlerini atlatabilmesi ve bizlerin de bu günleri görebilmemiz mümkün olamazdı.

İnsülin, her organizmanın geliştirdiği ilk hormonlardan bir tanesidir. Vücudumuzda bulunan bütün hormonlar insüline göre dizayn edilmiştir. Başka bir deyişle insülin yaşamımız boyunca bütün hormonlarımızın üzerinde etkide bulunan önemli bir yönetici hormondur. Bu özelliğinden dolayı insülinin işlevinin bozulması diğer başka birçok hormon üzerinde de olumsuz etki yaratmakta ve metabolizma aynı anda birçok noktadan birden bozulabilmektedir. Bunları yazımızın ilerleyen kısımlarında ayrıntılı olarak ele alacağız.

Kan şekerinin yükselmesi ihtiyacınızdan daha fazla enerjiye sahip olduğunuzun bir işareti olarak algılanır ve harcayamadığınız fazla enerjinin kanda biriktiği anlamına gelir. Pankreasın beta hücrelerinden insülin salgılanır ve hedef hücrenin zarındaki insülin reseptörlerine bağlanarak fazla şekeri ve diğer besin unsurlarını kandan alıp depolamaya yönelik bir işlem başlatılır. İnsan vücudundaki farklı birçok hücrede insülin reseptörü mevcuttur. Özellikle karaciğer, kas ve yağ hücrelerinin insüline sağlıklı bir biyolojik yanıt vermesi metabolizma açısından çok önemlidir.

Vücudumuzun şeker deposu yok denecek kadar küçüktür. Fazla şekerin vücutta depolanabilir formu glikojendir. Glikojen depolarımız karaciğer ve kaslarımızdadır ve bu küçük depomuz bizim bir günlük enerji ihtiyacımızı bile karşılayamaz. Eğer yeterince hareket etmediğiniz için kas ve karaciğerinizdeki glikojen depolarınız da tüketilmediyse fazla şekerin gidebileceği başka bir depo olmadığı için karaciğeriniz fazla şekeri yağa dönüştürür (trigliserit) ve depolanmak üzere yağ hücrelerine gönderir. Bu yağ doymuş yağdır ve yüzde 98'i de palmitik asittir. Bu nedenle aşırı şeker ve basit karbonhidrattan zengin şekilde beslenip bir de hareket etmezseniz vücudunuzun fazla enerjiyi doymuş yağa dönüştürerek yağ hücrelerinde depolamaktan başka bir seçeneği kalmayacaktır.

 

Neden yemek yiyoruz?

Yemek yememizin iki temel sebebi enerji sağlamak ve yapı taşlarını elde etmektir. İhtiyaç duyulan yapı taşları proteinler ve doğal yağ asitleridir. Basit karbonhidratlar mutlak bir gereklilik değildir. Hiç şeker tüketmeseniz bile vücudunuz protein ve yağlardan da enerji elde edebilir. Küçük istisnalar dışında vücudunuzun kullanabileceği iki tür yakıt vardır. Bunlar şeker ve yağdır. Vücudumuzun fazla enerjiyi yağ olarak depoladığından az önce bahsetmiştik. Vücut neden fazla enerjisini yağ olarak depolar? Çünkü yağ vücudun temel enerji kaynağıdır. Bu yüzden hangi besin unsurunu tüketirseniz tüketin fazla enerji her zaman yağ olarak depolanır. Vücut çok küçük bir miktar dışında şeker depolayamaz. Glukoz, yalnızca acil bir durumda kullanılan hızlı bir yakıt olarak düşünülmelidir. Eğer hareketli bir gününüzde yalnızca şeker deponuza güvenirseniz enerjinizin kısa bir sürede biteceğinden emin olabilirsiniz.

 

Şeker yersem ne olur? 

Fazla şeker hücreler için toksik olduğu için vücudunuzun şekerden kurtulmasının en kısa yolu onu enerji olarak yakmak ve ondan bir an önce kurtulmaktır. Eğer hareketsizseniz ve vücudunuz fazla şekeri tüketemediyse bu durumda karaciğeriniz şekeri glikojene dönüştürerek bir süreliğine depolar. Peki karaciğerin glikojen deposu da doluysa o zaman ne olur? Bu durumda şeker yağa çevrilerek yağ hücrelerinde depolanır. Eğer sürekli şeker yenirse vücut şekerden kurtulabilmek için yağ yakmayı bırakır ve enerji elde etmek için öncelikle şekeri kullanır.

  

İnsülin yükseldiğinde yağ hücrelerinin enerjiye dönüşüm yolunu da kapatır. Yani insülin direnciniz varsa depo yağlarınızı enerjiye dönüştürmekte ciddi bir zorluk yaşarsınız. O yüzden insülin direnci olanlar kilo verme sürecinde aç bile kalsalar kolayca kilo veremezler. Peki, insülin direncinden dolayı kanınızda çok miktarda insülin varsa ve sabah aç uyandığınızda yağ deponuzdaki enerjiyi de kullanamazsanız, enerjinizi nereden sağlayacaksınız? Maalesef kasınızın yıkılmasıyla elde edilen şekerden başka bir seçeneğiniz yoktur. Buna “glukoneogenez” diyoruz. Bu olumsuz tabloya böbreküstü bezinizin yıkıcı hormonları sebep olur. O yüzden insülin direnci çözümlenmeden katı diyetler uygulayanlar yağ yerine kaslarını kaybederler. Aslında depolarında bol miktarda yağ olmasına rağmen yüksek insülin sebebiyle bunu kullanamazlar ve enerji elde edebilmek için kaslarını kullanmak zorunda kalırlar. Bu hızla negatife doğru gitmek demektir. İçinde bulunulan durum tam bir kaostur.

İleri derecede insülin direnci olanlar yemek yediklerinde aldıkları enerji insülinin etkisiyle hızlıca yağa çevrilerek depolanır. Bu insanlar yemek yemediğinde yüksek insülin depo yağlarının enerjiye dönüş yolunu kapattığı için yağ deposundan enerji elde edemezler. Bu durumda iki olasılık vardır. “Ya yeniden şeker ye, ya da kaslarını yak”. Şeker yerse insülin daha da yükselecek yemezse vücut şeker elde etmek için kaslarını yakacak. Korkunç bir kısır döngü…

 

Peki bir insan ne kadar şeker yiyebilir?  

Bir adet tuzlu kraker bile kan şekerinizi 100'ün üzerine çıkarmak için yeterlidir. Şaşırdınız değil mi? Size basit bir matematik sorusu soracağım. Erişkin bir insanın vücudunda ortalama 6 litre kadar kan vardır. 6 litre kanı bir kabın içine koysam ve şeker ölçüm cihazıyla bu kanın şekerini ölçsem ve kan şekerinin sıfır olduğunu saptasam. Bu kanın şekerini sıfır seviyesinden 100 mg/dL seviyesine çıkarmak için sizce kanın içine ne kadar şeker koymam gerekiyor? Sizi uğraştırmadan cevabını hemen veriyorum. 6 litre kanın şekerini sıfırdan 100’e çıkarmak için yalnızca 1 adet kesme şeker (6 gram) yeterli olacaktır. Tabii ki yaşayan bir insanın damarlarında dolaşan kandaki şekerin seviyesi hiçbir zaman sıfır olmayacaktır. Açlık kan şekerinin 90’lar seviyesinde olduğunu varsayarsak bu insanın yalnızca 1 adet kesme şeker yediğinde kan şekerinin kaça yükselebileceğini ve pankreasın bunu kontrol edebilmek için ne kadar insülini kana vermesi gerektiğini siz tahmin edin bakalım.

  

İnsan bedeninde şekeri düşüren bir tek hormon varken (insülin) şekeri yükselten çok sayıda hormonumuz vardır. Şekeri yükselten başlıca hormonlarımız kortizol, büyüme hormonu, epinefrin ve glukagondur. Şekerimizi düşüren 1 hormon olmasına rağmen yükselten 4 farklı hormon olması evrimsel geçmişimizde bizim için asıl hayati sorunun kan şekerinin yükselmesi değil, düşmesi olduğunu düşündürmektedir.

Gelin şimdi bir beyin fırtınası yapalım. Yüzbinlerce yıllık geçmişimizde yaşanan sorun kan şekerimizin yükselmesi değil tam tersine düşmesi imiş. Çünkü bedenimizin hazırlığı her şart altında kan şekerini yükseltmek yönündedir. Bunun için 4 farklı hormona sahip olmamız da bunu desteklemektedir. Rafine şekerin insanların hayatına yoğun bir şekilde girmesi çok uzun bir süre değildir. Rafine şeker yaşantımıza girmeden evvel insanlığın sorunu şeker yükselmesi değil şeker düşmesi idi. Kan şekerinin düşmesi hayatla bağdaşmaz. O yüzden vücudun korunma sistemleri de hep buna göre düzenlenmiştir.

 

Şeker tüketiminin artması ile beden alışkın olmadığı kadar şekere maruz kalınca pankreas da bunu dengeleyebilmek için aşırı miktarda insülini kana vermek zorunda kalmaktadır. Kana fazla miktarda insülin salındığında birkaç saat sonra bu sefer de şekerinizin düşmesine neden olur. Buna “reaktif hipoglisemi” diyoruz. Şekerin fazlaca düşmesi size bir üst paragrafta izah ettiğim gibi yaşamsal bir tehdit olarak algılanır ve bu kez de otonom sinir sisteminiz şekeri yükselten hormonları tetikler. Bu hormonların kortizol, epinefrin ve glukagon olduğunu yukarıda söylemiştim. Kortizol ve epinefrin aynı zamanda stres hormonlarıdır. Bu yüzden aşırı şeker içeren bir beslenme stres düzeyinizi de artırır. Epinefrin beyini uyarır ve şeker yeme isteğini daha da körükler. Canınız atıştırmalık bir şeyler veya bir parça şeker ister. Böylece şekeriniz tekrar yükselir. Kan şekerinin adeta bir asansör gibi bir yukarı bir aşağı inip çıkması insülinin yanı sıra kortizol ve epinefrin salınımına da yol açar. Vücudunuz için bu ciddi bir stres uyaranıdır, beden buna adapte olabilmekte zorlanır ve bütün metabolik dengeniz sarsılır.

 

İNSÜLİNİN KAN ŞEKERİ DIŞINDAKİ DİĞER İŞLEVLERİ NELERDİR? 

İnsülinin temelde bir anabolik hormon olduğunu yukarıda söylemiştik. İnsülin sadece karbonhidratları değil aminoasitleri ve hücrenin ihtiyaç duyduğu magnezyum vs. gibi diğer besin unsurlarını da depolayan bir hormondur. Protein sentezinde rol oynar ve kas yapımını teşvik eder. O yüzden vücut geliştirme sporcuları daha fazla kas yapabilmek için insülin dengesini de gözetecek tarzda özel bir beslenme planı uygularlar.

 

Magnezyum ve insülin ilişkisi. 

Çok önemli olmasına rağmen insülinin az bilinen bir diğer görevi de magnezyumun hücre içine sokulmasıdır. İnsülin direncinde magnezyumun hücre içine girişi bozulduğu için hücrede magnezyum eksikliği yaşanır. Magnezyum enerji dönüşümü için olmazsa olmaz bir unsurdur. Eğer magnezyum olmasaydı, yaşam da olmazdı. Erişkin bir insanın vücudunda ortalama 25 gram kadar magnezyum bulunur. Sodyum, potasyum ve kalsiyumdan sonra magnezyum vücudun dördüncü elzem mineralidir. Magnezyumun % 99’u hücre içindedir ve bunun % 60’ı da kemikte depolanır. (Kalsiyumla birlikte kemiğin sağlamlığını sağlar). Magnezyum yeşil yapraklı bitkilerde bol miktarda bulunur. Magnezyum bitkilere yeşil rengini veren klorofil maddesinin yapısında yer alır. Bu sayede bitkiler güneşten aldığı enerjiyi kimyasal enerjiye dönüştürerek kullanabilir (fotosentez). Magnezyumun insan vücudunda da bitkilerdekine benzer bir işlevi vardır. Hücre içinde enerjinin sentezi, depolanması, taşınması ve harcanmasında magnezyum önemli bir unsurdur. Magnezyum ayrıca hücre içindeki önemli biyokimyasal işlemlerde koenzim olarak da işlev görür. Hücre içinde magnezyumu eksik olan insanların kronik yorgunluk ve enerji açlığından dolayı daha fazla şekerli beslenmeye yöneldikleri gösterilmiştir.

 

Magnezyum eksikliğini saptamak çok kolay değildir. Yukarıda söylemiştik; magnezyumun %99’ı hücre içinde bulunmaktadır. Laboratuvar tetkikleri sırasında yalnızca kandaki magnezyumu, yani hücre dışındaki %1’lik kısmını ölçebiliyoruz. Kandaki magnezyum seviyesinin normal olması hücre içinde de magnezyumun yeterli olduğunun kesin bir kanıtı değildir. Kaldı ki birçok hastamızda kan magnezyum seviyesinin bile düşük olduğunu görüyoruz. Böyle bir sonuç hücre içindeki magnezyum seviyesinin içler acısı bir durumda olduğu anlamına gelmektedir. Burada yeri gelmişken yanlış bilinen bir konuya da açıklık getirmek istiyoruz. Hücre içi magnezyum seviyesini değerlendirmek için eritrosit içi magnezyum ölçümleri yapıldığını görmekteyiz. Eritrosit içi magnezyum ölçümü yaptırarak hücre içi magnezyumu ölçtüğünü zanneden meslektaşlarımızın ciddi bir yanılgı içinde olduklarını söylememiz gerekiyor. Eritrositlerin vücudun diğer hücrelerinden daha farklı özellikleri vardır. Bunlardan en önemlisi eritrositlerde insülin reseptörü yoktur. O yüzden eritrositler insülin direncinden olumsuz etkilenmezler ve ileri derecede insülin direnci olsa bile eritrositlere magnezyum ve şeker girişi bozulmaz. Özet olarak söylemek gerekirse eritrosit içi magnezyum ölçümü diğer hücreler için anlamlı bir sonuç vermez. Eritrositler insülin direncinden etkilenmediği için diğer hücrelere glikoz girişi bozulmuş olsa bile eritrositlerin içine glikoz da rahatlıkla girebilmektedir. O yüzden diyabet hastalarının takibinde HbA1C tetkikini takip parametresi olarak kullanabiliyoruz. İnsülin direncinde magnezyum hücre içine yeterince giremediği için idrar yoluyla magnezyum kaybı olur.

Hücre içi magnezyumun görevlerinden bir tanesi de kas gevşemesini sağlamasıdır. Magnezyum hücre içi ve hücre dışı iyon dengesinin önemli unsurlarından bir tanesidir. Sodyum, potasyum, ve kalsiyumla birlikte hücre içi ve hücre dışı arasındaki elektrolit dengesinin sağlanmasında ve bu iyonların değişimi üzerinde magnezyumun önemli görevleri vardır. Bu mekanizmalar vücudun su tutması, damarların ve kasların kasılıp, gevşemesi gibi birçok fizyolojik fonksiyon için çok önemlidir.

Peki, hücre içine yeterince magnezyum giremezse ne olur?

Magnezyum eksikliği damarlarda daralmaya (vazokonstrüksiyon) yol açar. Bu durum kan basıncında artışa (hipertansiyon) neden olur. Hücrede meydana gelen tüm enerji üreten reaksiyonlar için magnezyumun gerekli olduğunu yukarıda söylemiştik. Magnezyum dengesizliği hücresel seviyede enerji azalmasına da yol açar. Size ilginç olan bir detay daha vereyim: Magnezyum aynı zamanda insülin üretimi ve insülinin hücresel seviyede sağlıklı bir etki gösterebilmesi için de gereklidir. Yani insülininiz yükseldiğinde magnezyum kaybedersiniz ve magnezyumunuz azaldığında da hücreler insüline daha dirençli hale gelir. Bu tam bir kaos demektir. 

İnsülin hassasiyeti, daha spermin yumurta ile birleştiği döllenme anından itibaren belirlenmeye başlar. Hayvanlarda yapılan çalışmalarda hamile denek hayvanına şeker ve yüksek karbonhidratlı bir diyet verildiğinde fetüste de insülin direnci geliştiği gösterilmiştir. Daha da kötüsü eğer fetüs dişi ise gelecekte bu fetüsün yumurtaları da insüline dirençli olacaktır (polikistik over sendromu). Peki, bu durum insülin direncinin genetik olduğu anlamına mı geliyor? Hayır, diyabet, genetik bir hastalık değildir, ancak kötü yaşam koşulları nesilden nesile aktarılabilen olumsuzluklara yol açabilmektedir. Buna epigenetik diyoruz.

  

Magnezyum eksikliği ile kas krampı (huzursuz bacak), tremor, fibromiyalji gibi kronik ağrılı durumlar, premenstrüel sendrom (adet öncesi sıkıntılar ve ağrı), migren ve gerilim tipi baş ağrısı, hipertansiyon gibi şikayetler arasında güçlü bir ilişki olduğunu bir kere daha vurgulamak isteriz. İnsülin direnci olan kişilerde yukarıdaki şikayetler varsa sebepler arasında hücre içi magnezyum eksikliği olabileceği de mutlaka dikkate alınmalıdır. Klinik uygulamalarımızda bazı hastalarda magnezyum eksikliği saptandığını ve magnezyum takviyeleri verildiğini ancak hastaların şikayetlerinin yine de düzelmediğini görüyoruz. İnsülin direncinde hücre içi magnezyum eksikliğinin sebebi alım eksikliği değil magnezyumun hücre içine girememesi olduğunu bir kere daha vurgulayalım. Bu hastalar insülin direnci düzeltilmeden avuç dolusu magnezyum takviyesi kullansa bile sorunun çözümlenebilmesi maalesef mümkün değildir.

 

Sodyum tutulumu ve konjestif kalp yetmezliğiyle insülinin ilişkisi:

Yüksek tansiyon, hücre içi magnezyum eksikliği ve insülin arasındaki ilişkiden yukarıda bahsettik. Hücre içi magnezyum dengesi bozulduğunda potasyum, sodyum ve kalsiyum iyonlarının da hücre içi ve hücre dışı dengesi olumsuz etkilenir. Hücre içi magnezyum seviyeniz düşerse oluşan elektrolit dengesizliği kan damarlarınızın daralmasına ve tansiyonunuzun yükselmesine sebep olur. Sodyum sıvı tutulumuna sebep olduğu için yüksek tansiyon ve konjestif kalp yetmezliğine de yol açabilir.

Organlarımızın çalışmasını ve vücudumuzun birçok yaşamsal fonksiyonunun dengeli bir şekilde yürütülmesini sağlayan sistemimiz otonom sinir sistemidir. Otonom sinir sistemi bizim irademiz dışında çalışır ve çevresel birçok uyarandan da olumlu veya olumsuz yönde etkilenir. Tansiyon seviyemizden, nabız ve soluk sayımıza, kan şekerimizden, hormonlarımıza, vücutta tutulan su ve elektrolit miktarından idrar miktarımıza, sindirim sistemimizin çalışmasından, uykumuza kadar birçok yaşamsal fonksiyonumuz otonom sinir sistemimiz tarafından kontrol edilir. Otonom sinir sisteminin sempatik sistem ve parasempatik sistem olarak birbirine zıt iki işlevi vardır. Sempatik sistem stres ve aktiviteye yönelik, parasempatik sistem de dinlenme, onarım ve sindirime yönelik işlevleri yönetir. Sempatik sinir sistemi uyarıldığında böbreküstü bezi hormonlarımızın (adrenalin, kortizol) seviyesi artar.

 

Sempatik sinir sisteminin en güçlü uyarıcılarından birisi de yüksek düzeydeki insülindir. Sempatik sistemin uzun süreli aşırı uyarılması kalp ve dolaşım sistemi üzerinde olumsuzlara yol açar. Yapılan bir çalışmada yüksek karbonhidratlı bir yemekten sonra kalp krizi geçirme riskinin 2-3 kat arttığı gösterilmiştir. Aynı durum yağlı bir yemekten sonra gözlenmemiştir. Peki neden? Çünkü yüksek karbonhidratlı bir yemekten sonra kan şekerindeki ani yükselme ani bir insülin artışına yol açar. Aşırı insülin sempatik sinir sistemini tetikler. Sempatik sinir sisteminin hormonlarının adrenalin ve kortizol olduğunu yukarıda söylemiştik. Adrenalin arterleri daraltır, nabız hızını artırır ve tansiyonu yükseltir. Eğer zeminde kalp ve koroner arterlerle ilgili bir olumsuzluğunuz da varsa bu durumda kalp krizi geçirme olasılığınız oldukça yükselecektir.

 

İnsülin ve kan lipidleri arasındaki ilişki

İnsülinin kan yağları (lipid) ve kolesterol üzerinde de etkisi vardır. Trigliserid seviyeleri ile insülin seviyeleri arasında doğrudan bir ilişki olduğunu biliyoruz. Kan lipidlerini kontrol etmenin yolu insülini kontrol etmektir.

Kolesterolün farklı formları vardır. En oksitlenebilir olan formu VLDL, küçük-yoğun LDL'dir. Fazla oksitlenebildiği için ateroskleroza yol açan plağı başlatmadaki en büyük rolü oynar. VLDL’nin yükselmesindeki en önemli faktör insülin direncidir. Eğer kolesterolünüz ve kan yağlarınız yüksekse bunları düşürmek için sürekli ilaç kullanmak iyi bir seçenek değildir. İnsülin direncini düzeltmeye yönelik önlemler alındığında kısa bir süre sonra kolesterol ilaçlarına ihtiyaç kalmayacaktır.

 

İnsülin ve kardiyovasküler hastalıklar

İnsülin, mitojenik bir hormondur. Yani hücre bölünmesini ve çoğalmasını uyarır. Eğer tüm hücreler aynı anda insüline dirençli hale gelseydi, belki de bu kadar çok sorunla karşılaşmayabilirdik. Ancak vücudumuzdaki her hücrenin insüline duyarsızlaşması aynı seviyede değildir. İnsüline önce karaciğer hücreleri dirençli hale gelir. Daha sonra sırasıyla kas ve yağ dokusu insüline duyarsızlaşmaya başlar. Karaciğer metabolizmanın en önemli organıdır. Karaciğer insüline duyarsızlaştığında şeker metabolizması ciddi bir darbe alır. Herhangi bir anda kanınızdaki şekerin seviyesi iki şeyin sonucudur: Birincisi yediğiniz şeker, ikincisi de karaciğerinizin kana verdiği şeker. Gece uzunca bir süre açlıktan sonra sabah uyandığınızda kanınızdaki şekerin sağlıklı bir seviyede olması karaciğerinizin kanınızdaki şekeri ne kadar dengeleyebildiğiyle ilişkilidir. Eğer karaciğeriniz insülinin sözünü dinliyorsa, vücudunuz gecenin ortasında kana fazla şeker vermez. Karaciğeriniz insüline dirençliyse, bu fren mekanizmasının ortadan kalkması anlamına gelir ve karaciğeriniz kana kontrolsüz bir şekilde şeker vermeye başlar. İşte o zaman sabah uyandığınızda aç olmanıza rağmen kan şekerinizin yüksek olduğunu görmeye başlarsınız. Karaciğerden sonra insüline direnç gelişen bir diğer doku ise kas dokusudur.

Peki, insülinin kaslardaki etkisi nedir?

 

İnsülin kaslarınıza şekerin girmesine ve enerjiye dönüşmesine etkide bulunur. Kasların insüline dirençli hale gelmesi demek şekerin kaslara girememesi demektir. Bu bir yandan kandaki şekerin kullanılamaması sebebiyle kan şekerinin yükselmesine diğer yandan da hücreye şeker giremediği için hücrelerin enerjisiz kalmasına sebep olur. Bir tarafta kana fazlasıyla şeker salan karaciğer diğer tarafta şekeri kullanamayan kasların olmasının kaçınılmaz sonucu ise kan şekerinizin kontrolden çıkması, yani diyabet hastalığı demektir. 

Yağ hücrelerinin insüline direnç geliştirmesi daha uzun bir süre alır. Karaciğer ve kas hücrelerinde insülin direnci gelişmesine rağmen uzunca bir süre yağ hücreleri insülinin sözünü dinlemeye devam eder. 

Peki insülinin yağ hücrelerinin üzerindeki etkisi nedir?

 

İnsülin fazla kalorinin yağ olarak depolanmasını sağlar. Yani insülin direnci geliştiğinde yediğiniz şekerin yağa çevrilip yağ dokunuzda depolanmasından başka bir seçenek kalmaz. Yağ hücreleriniz de insüline direnç geliştirinceye kadar şişmanlamak sizin için kaçınılmaz bir kader olacaktır. İnsülin direnci artıkça yağlanma da giderek artacak ve “morbid obezite” dediğimiz olumsuz bir tablo gelişecektir. İnsülin direnci arttıkça bir aşamadan sonra yağ hücreleri de artık insüline duyarlılıklarını kaybederler. Tüm bu ana dokularda (karaciğer, kaslar ve yağ hücreleri) insülin direnci gelişince pankreasınız da bu tıkanıklığı açabilmek için daha fazla insülin salgılamaya başlar. İşte bu aşamadan sonra vücudun dengesi tam anlamıyla alt üst olur. Kandaki insülin seviyesi normalin çok üzerine çıkar (hiperinsülinemi). Dolaşımda başı boş olarak dolaşan bol miktardaki insülin hiç masum değildir. İnsülin nitrik oksit sentezini baskılar. Nitrik oksit damarların genişlemesini sağlayan bir maddedir. İnsülin yüksekliği nitrik oksit salınımını baskılayarak damarların daralmasına yol açar. Yüksek insülin damarların iç döşemesini (endotel) tahrip eden önemli bir sebeptir.

  

Laboratuvar hayvanlarında yapılan bir çalışmada köpeklerin arterine serum içinde insülin uygulandığında 3 ay içinde insülin verilen damarın tamamen tıkandığı gösterilmiştir. Daha önce insülinin hücre bölünmesini ve çoğalmasını uyaran “mitojen” bir hormon olduğunu söylemiştik. İnsülin verilen damarın tıkanmasının altındaki asıl sebep endotel proliferasyonudur (endotel hücrelerinin aşırı çoğalması). Aynı denek hayvanının serum uygulanmayan diğer damarlarında ise herhangi bir sorun olmadığı gösterilmiştir. Bu deney şunu göstermiştir: Damar içinde normalin üzerinde bir seviyede insülin dolaşıyorsa yüksek insülin temas ettiği damar endotelinde aterom plaklarının oluşumuna sebep olmaktadır. Çünkü insülin aynı zamanda büyümeyi uyaran bir hormondur (growth faktör). Yüksek insülin damar endotelinin çoğalmasını uyararak damarın tıkanmasına yol açabilmektedir. Aynı şekilde tümör hücrelerinin büyümesini de artırmaktadır. O yüzden hiperinsülinemisi olan kişilerde kanser gelişme riski de artmaktadır.

 

İnsülin ayrıca kanın çok çabuk pıhtılaşmasına da neden olur. Bir diğer yarattığı değişiklik de bağışıklık sistemi hücrelerinden olan makrofajları köpük hücrelerine (foam cell) dönüştürmesidir. Köpük hücreleri salgıladıkları sitokinlerle enflamasyonu artıran önemli bir bozucu etken olarak rol oynarlar. 

Yüksek insülin yukarıda size anlattığımız birçok farklı mekanizma üzerinden kardiyovasküler hastalıklara neden olmaktadır. Arterlerde plak gelişimini uyararak, damarları daraltarak, sempatik sinir sistemini uyararak, pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerin (trombosit) yapışkanlığını ve pıhtılaşabilirliğini artırarak birçok yönden kardiyovasküler hastalıkların oluşumunda olumsuz etkide bulunur. Kısacası insülin direnci, kardiyovasküler hastalıkların ayrılmaz bir parçasıdır.

  

İnsülin benzeri büyüme faktörleri (IGF’ler) ve kanser ilişkisi 

İnsülinin, her organizmanın geliştirdiği ilk hormonlardan bir tanesi olduğunu daha önce de vurgulamıştık. Vücudumuzda bulunan bütün hormonlar insüline göre dizayn edilmiştir. Başka bir deyişle insülin yaşamımız boyunca bütün hormonlarımızın üzerinde etkide bulunan önemli bir yöneticidir. İnsülinin etkilediği önemli hormonlarımızdan bir tanesi ise büyüme hormonudur. 

Büyüme hormonu hipofiz bezinde üretilir ve çoğunlukla gece uykudayken kana verilir. Kana verilen büyüme hormonu karaciğerden IGF isimli bir büyüme faktörünün salgılanmasını uyarır. IGF “İnsülin like Growth Faktör” kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır (İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü). IGF’nin şu an için bilinen 4 farklı tipi vardır (IGF-1, IGF-2, IGF-3, IGF-4). İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü (IGF) adından da anlaşılacağı üzere insüline benzeyen bir büyüme faktörüdür. Hipofizden salgılanan büyüme hormonu aslında vücuttaki birçok işlevini IGF üzerinden gerçekleştirmektedir. Büyüme hormonunun kendisinin hücreler üzerinde doğrudan çok az bir etkisi vardır. Birçok işlevini IGF üzerinden gerçekleştirir. Eğer IGF olmasaydı büyüme hormonu büyük oranda işlevini yerine getiremezdi. IGF'ler insülin ile aynı moleküler yapıdadır ve aynı reseptörlere bağlanarak benzer etkiler yaratmaktadır. İnsülinin hücre çoğalmasını uyarması IGF ile aynı reseptörleri kullanması ve çapraz reaksiyona girmesi sebebiyledir. İnsülinin hücre çoğalmasını uyardığını daha önce söylemiştik. Uzun süreli insülin yüksekliği kontrolsüz hücre büyümesini uyaran önemli bir faktördür. Hücre büyümesinin kontrolden çıkması ise iyi veya kötü huylu tümör oluşumu demektir.

  

İnsülin direnci ve kanser arasındaki ilişki uzun yıllardan beri dikkat çekmektedir. İnsülin direnci ile meme kanseri arasındaki ilişki yıllar önce gösterilmiştir (1). Yapılan bir meta-analizde; insülin direnci ve kanser arasındaki ilişkiyi gösteren çok sayıda çalışma ile ilişkinin güçlü boyutları aydınlatılmıştır (2). Yapılan bir diğer çalışmada renal hücreli kanser (böbrek kanseri) ile insülin direnci arasındaki ilişki gösterilmiştir (3). Yakın tarihte yapılan çalışmalar ile insülin direnci ile ilişkisi gösterilen diğer bir kanser türü de prostat kanseridir (4). Endometrium kanseri ile insülin direnci arasında da güçlü bir ilişki olduğu gösterilmiştir (5).

 

Tiroid ve insülin direnci

Tiroid hormonları da tıpkı insülin gibi metabolizmanın önemli olan bir diğer unsurudur. Tiroidin işlevinin bozulması enerji metabolizmasından cinsiyet hormonlarına, bağırsak işlevlerinden cilt sağlığına kadar birçok vücut fonksiyonuna doğrudan etkide bulunur. Tiroid bezi çoğunlukla T4 hormonu üretir. T4 inaktif bir hormondur. Hücrelerde etkisini gösterebilmesi için T3’e dönüşmesi gereklidir. T4’ün T3’e dönüşümü için karaciğer de devreye girer. Karaciğerde gerçekleşen birçok önemli metabolik işlem üzerinde insülinin ne kadar etkili olduğunu artık siz de detaylarıyla öğrenmeye başladınız. Ne yazık ki insüline ilk direnç geliştiren organ da karaciğerdir. Karaciğer insülini dinlemez hale geldiğinde, T4'ün T3'e dönüşümü de olumsuz etkilenir. İnsülini yüksek olan insanların kan tetkiklerinde yalnızca T4 ölçümü yapılırsa ilk anda tiroid hormonlarıyla ilişkili bir olumsuzluk olmadığı düşünülebilir. O yüzden her hastanın T3 seviyesini de ölçmek önemlidir. İnsülin seviyesi yüksek olanlarda T4 seviyesi normal olsa bile serbest T3 seviyeleri düşük olabilmektedir. Bu hastalarda insülin direnci kontrol altına alındığında T3 seviyesinin kendiliğinden normale geldiğini sıklıkla görüyoruz.

 

İnsülin, östrojen, progesteron ve testosteron gibi cinsiyet hormonlarının üzerinde de etkide bulunur. Cinsiyet hormonlarının hammaddesi kolesteroldür. İnsülinin kolesterol üretimini üzerinde de etkisinin olduğunu daha önce söylemiştik. Tüm stearik hormonlar başlangıçta kolesterolden türetilmiştir. DHEA böbrek üstü bezinde yapılan ve cinsiyet hormonlarının da öncüsü olan bir moleküldür. Virginia Üniversitesi'nden Dr. Nestler yaptığı çalışmalarda DHEA seviyelerinin doğrudan insülin ile ilişkili olduğunu göstermiştir. İnsülin direnci azaldıkça DHEA seviyesinin de dengelendiği gösterilmiştir.

Tüm cinsiyet hormonları kanda protein yapısında bir taşıyıcı moleküle bağlıdır. Bu proteine “Seks Hormon Bağlayıcı Globulin-SHBG” adı verilir. Eğer bir hormon taşıyıcı proteine bağlı ise inaktiftir. Proteinden ayrıldığında ise aktif hale geçer. Haydi bilin bakalım! Seks Hormon Bağlayıcı Globulin yapımını ne artırır? Evet bildiniz. Doğru cevap insülin. İnsülini yüksek olanların Seks Hormon Bağlayıcı Globulinleri daha fazla yapılır ve cinsiyet hormonları bu proteine yüksek oranda bağlı olduğundan cinsiyet hormonlarının dokulardaki etkisi azalır. Göründüğü gibi vücudumuzda insülinden etkilenmeyen bir tek endokrin işlev yoktur.

  

İnsülin direnci ve osteoporoz ilişkisi  

Bir miktar kalsiyum aldığınızda bunun doğrudan kemiğinize gidip yerleşeceğini düşünüyor olabilirsiniz. Ancak insülin seviyeniz yüksek ise aldığınız kalsiyumun çoğunun idrar yoluyla vücudunuzdan atılacağını bilmelisiniz. Çünkü kalsiyumun kemiğe depolanabilmesi için anabolik hormonlarınızın işlevlerini doğru bir şekilde yerine getirmesi gerekmektedir. Peki, kemik yapımında rol oynayan hormonlarımız hangileridir? Hemen sıralayalım: Öncelikle insülin, ardından büyüme hormonu ve IGF'ler ve ayrıca testosteron ve progesteron hormonları kemik yapımında işlevi olan hormonlardır ve hepsi de insülinle etkileşen hormonlardır. İnsülin direnci oluştuğunda anabolik hormonların işlevleri de bozulmaktadır. Vücudunuz artık yeni bir dokuyu nasıl inşa edeceğini bilemez. Vücuda giren kalsiyumun bir kısmı kemiğe yerleşse bile büyük bir kısmı yumuşak dokular ve damarlar gibi yanlış dokularda birikecek ve metastatik kalsifikasyonlara yol açacaktır.

  

Kronik hastalıkların oluşumunda hücrelerin arasındaki iletişimin bozulması da önemli bir sebeptir. Vücutta her şey hücresel ve moleküler düzeyde gerçekleşir ve bedenimiz de trilyonlarca hücrenin bir araya gelmesinden oluşur. O halde sağlıklı olmak demek hücrelerimizin de sağlıklı olması ve birbirleriyle sağlıklı bir iletişim kurabilmesi demektir.

Her hücrenin bir ömrü vardır. Vücudunuzdaki herhangi bir hücreyi laboratuvar ortamında bir “petri kabı”na koyarsanız ve gerekli koşulları sağlarsanız hücreler laboratuvar ortamında da yaşayabilirler.

Bir hücrenin genetik yapısını değiştirerek onu başka bir hücreye dönüştürebilmek mümkündür. Mesela bir kan hücresine müdahale edilerek onun bir sinir hücresine dönüşmesi sağlanabilir. Çünkü vücudunuzdaki her hücre aynı genetik koda sahiptir. Hepsi aynı yumurta ve aynı spermden türetilmiştir. Peki, o halde neden bir hücre bir diğerinden farklıdır? Çünkü her hücre genetik kütüphanenin farklı bölümlerini okur. Yaşam koşulları ve çevresel faktörler bir hücrenin genetik kütüphaneden hangi bölümü okuyacağını belli ölçülerde etkileyebilir (epigenetik). Yaşam koşulları, yenip içilenler, hormonlar, toksinler, stres, hareket, uyku vs. gibi birçok faktör hücrelerin farklılaşması üzerine doğrudan etkide bulunabilirler. Aslında yediklerimiz bir anlamda dış ortamı içselleştirmektir. Özetle söylemek gerekirse yaşam koşullarınız ve çevresel faktörler hücrelerinizin olumlu ya da olumsuz yönde farklılaşmasına yol açabilmektedir. Umarım şimdiye kadar anlattığımız ayrıntılı mekanizmalar kafanızı karıştırmamıştır.

 

İnsülin direnci ve yaşlanma  

Yaşlanmanın en önemli işareti insülin direncindeki artıştır. 100 yaşından daha uzun yaşayanlarda yapılan bir çalışmada bu insanların bazal insülin seviyelerinin çok düşük olduğu saptanmıştır. Hücreleriniz insüline her maruz kaldığında, insüline daha dirençli hale gelmektedir. Yaşlanma kaçınılmaz bir süreçtir ama yine de belli oranlarda kontrol edilebilir. İnsülin direnci kontrol edilirse yaşlanma hızının yavaşlayacağı ve daha sağlıklı ve uzun bir ömür yaşanabileceği gösterilmiştir. 

İnsülin direncine sebep olan en önemli faktörlerden bir tanesinin de basit şeker ve karbonhidratların fazla miktarda tüketilmesi olduğu bilinmektedir. Şeker dediğimizde aklınıza yalnızca glukoz gelmesin. Fruktoz ve galaktoz da basit şeker grubundadır. Glukoz olsun ya da olmasın şeker veya basit karbonhidrat tükettiğinizde bu gıda sindirim işleminin sonunda şeker olarak kana geçecektir. Kan şekeri ölçümü yapıldığında yalnızca kanınızdaki glukoz seviyesinin ölçüldüğünü bilmenizi isteriz. Peki yediğimiz fruktoz veya galaktozun kan seviyesi ne durumda, bunun hakkında bir fikriniz var mı? Kan şekeri ölçümü glukoz dışındaki şekerlerin kandaki durumu hakkında hiçbir bilgi vermez. Peki kan glukozu normal olmasına rağmen kan fruktozu yüksek olabilir mi? Tabii ki olabilir. Fruktoz tükettiğinizde kan şekeriniz (glukoz) yükselmez. Peki bu durum fruktozun masum olduğu anlamına mı gelir? Tabii ki hayır. Yüksek fruktoz yüksek glukozdan daha fazla zararlıdır ve kanda ölçülmediği için de bu durum çoğu zaman gözden kaçar.

Süt ve süt ürünlerinde bulunan galaktoz da tıpkı fruktoz gibi gözden kaçan bir diğer şeker formudur. Fazla miktarda süt ve süt ürünü (peynir, yoğurt, kefir vs) tükettiğinizde kan galaktoz seviyenizin ne olduğu hakkında hiçbir bilginiz olmaz. Kan şekeri ölçümünde yalnızca kan glukozu ölçüldüğü için kandaki fruktoz ve galaktoz gibi şekerlerin seviyesi hakkında hiçbir bilgiye sahip olamayız. Tüm bu şekerler sizin için glukozdan daha kötüdür. Neden daha kötüdür? Çünkü fruktoz ve galaktoz kan şekerini (kan glukozunu) yükseltmese bile değişik mekanizmalarla insülini tetikler. Aşırı fruktoz ve galaktoz tüketerek insülini uyarırsanız pankreasınızdan daha çok insülin salınır ve insülin direnci ortaya çıkar. Yani şekerin her formunun kandaki yükselişi insülini de yükseltir ve insülin direncine gidişi kolaylaştırır.

Yaşlanmanın nedenlerinden bir tanesi genetik nedenler diğeri de hücre bölünmesi ve çoğalmasını uyaran faktörlerdir. Hücrelerin bölünme kapasitesi sınırlı da olsa çoğu zaman yaşam süremizin içinde bu kapasiteyi hiçbir zaman dolduramayız. Eğer hücrelerin bölünmesini hızlandıracak olumsuz yaşam koşullarınız varsa bu durumda yaşlanma da hızlanacaktır. İnsülinin olumsuz etkilerinden birisi de hücre bölünmesi ve çoğalmasını uyarmaktır (mitojenik hormon). Yani insülin yaşlanmayı hızlandıran bir hormondur. Şeker yalnızca insülin direncine yol açarak zarara yol açmaz, yüksek şeker kendi başına da hücreler için toksiktir. Hücrelerimiz gördüğü zararları yaşla birlikte biriktirir. Hayvan çalışmalarında yaşlanmanın büyük ölçüde insülin ile kontrol edildiği ve hücrelerdeki birikmiş hasarın da şekerden kaynaklandığı gösterilmiştir. Birikmiş hücresel hasarın iki ana nedeni oksidasyon ve glikasyondur.

  

Oksidasyon, glikasyon ve yaşlanma 

Oksijen bir maddeyle birleştiğinde o madde oksitlenir. Ya da başka bir deyişle oksijen paslandırır. Oksitlenmenin hücresel hasara yol açtığı bilinir ama glikasyon konusu birçok kişi tarafından bilinmez. Aslında glikasyon da, oksidasyonla aynıdır. Bir şeyi glikolize ettiğinizde, onu glikozla birleştirmiş olursunuz. Glikoz bildiğiniz gibi çok yapışkan bir moleküldür ve her şeyle kolayca birleşir. Özellikle de proteinlere yapışır. Proteinlerin glikasyonu son derece önemlidir. Proteinlerle birleşen glikoza kısaca A.G.E.s adı verilir (Advanced Glycated End Products-Gelişmiş Glikoz Son Ürünleri). Beden glikolize olmuş proteini tersine çevirebilir veya yeniden üretebilirse sorun fazla büyümez ama glikasyon sürekli ve şiddetliyse ve proteine ​​büyük ölçüde zarar verirse o zaman beden ondan kurtulmak için yapısı bozulan hücreleri yok etmek zorunda kalır. Bağışıklık sisteminin yok edici hücrelerinden olan makrofajlar A.G.E'lerden kurtulmak için devreye girer. Bağışıklık sistemi AGE’leri tıpkı bir virüs veya bakteri gibi zararlı bir unsur olarak algılar ve bir virüse karşı nasıl bir reaksiyon gösteriyorsa dejenere olan proteinlere karşı da benzer bir reaksiyon gösterir. Makrofajlar AGE’leri fagosite ederek yok ederken sitokin adı verilen bazı kimyasalların salınımı da tetiklenir. Başka bir deyişle bir makrofaj bir A.G.E. ile birleştiğinde enflamatuvar bir reaksiyon oluşturur. Bu durum doku harabiyeti demektir. Glikasyon eklem kıkırdaklarını tahrip ederek eklem sorunlarına (menisküs vs.), omurların arasındaki diskleri tahrip ederek bel ve boyun fıtığı gibi hastalıklara gidişi kolaylaştırır. Cildinizin kollajen ve elastin yapısını bozarak cilt kırışıklığı gelişmesine de sebep olur. Kollajen ve sinir dokusu gibi yeniden yapımı zor olan proteinlerde glikasyon kalıcı hasarlara yol açabilir.

 

Kollajen bağ dokusunun ana yapısını oluşturur. Damarlarımızı, eklem kıkırdağını, cildimizi oluşturur. Basit şeker ve karbonhidrat ağırlıklı beslenerek glikozlu proteinler ve A.G.E.s oranınızı arttırdığınızda kronik enflamasyon kaçınılmazdır. Glikolize olmuş proteinlerin ve enflamasyonun artışı yaşlanmayı ve doku tahribatını hızlandırır. O yüzden kan şekeri kontrolsüz olan diyabet hastalarının dokuları hızla tahrip olur, yaraları zor iyileşir, damarları ve sinirleri zarar görür (diyabetik anjiopati ve nöropati).

Gıda endüstrisinde glikasyon için kullanılan terim “karamelizasyondur”. Öyleyse yaşlanma kelimesi şekerlenme veya karamelleşmeyle eş değerdir.

Uzun yaşamak istiyorsanız karamelleşmeyin!!!

Diyabet tedavisinde insülin kullanımı

Ülkemizde Tip-2 diyabet hastalığı yaklaşık 8 milyon insanı etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Diyabet ve bu hastalığın neden olduğu diğer sağlık sorunları için yapılan harcamalar dudak uçuklatacak boyutlardadır. Ülkemizde yalnızca insülin için harcanan paranın 500 milyon dolar olduğu ifade edilmektedir. Ülkemizin kıt kaynaklarının gereksiz yere yabancı ilaç firmalarına aktarılmasına hiçbir vatansever hekimin ilgisiz kalmaması gerekiyor.

Aslında Tip-2 diyabette kan şekerinin yükselmesinin altındaki sebep insülin yetersizliği değil, insülin direncidir. Birçok Tip-2 diyabet hastasının kanında normalin üzerinde insülin bulunmaktadır. Konunun başından beri detaylı olarak anlatıyoruz: İnsülin direnci geliştiğinde insülinin hücreler üzerindeki işlevi bozulur ve dolaşımdaki şeker dokulara giremez. Bunun sonucunda da kan şekeri yükselmeye başlar.

Tip-2 diyabet hastalığı zannedildiği gibi geri dönüşümsüz bir hastalık değil, beslenme yanlışları ve yaşama dair olumsuzluklar sonucunda ortaya çıkan bir sonuçtur. Beslenme düzenlemesi, bilinçli egzersiz ve olumsuz yaşam şartlarının düzeltilmesi durumunda Tip-2 diyabet hastalığında ilaç ihtiyacının büyük oranda ortadan kaldırılabildiğini yüzlerce hastamızda yaşadığımız deneyimlerden dolayı çok iyi bilmekteyiz. Hal böyle iken diyabet tanısı konan ama bilinçli beslenme, egzersiz ve sağlıklı yaşama dair düzenlemelerle ilgili hiçbir destek verilmeden doğrudan insülin başlanan hastalar olduğunu görmekteyiz. Diyabet hastalarına verilen klişe beslenme listelerinin hastalara fayda sağlamak yerine kan şekeri dengelerine olumsuz etkide bile bulunacak kadar yanlış olduğunu da görüyoruz. Günde altı öğün beslenme önerilen, her öğünde ekmek yedirilen, bulgur, pirinç pilavı, mercimek vs. gibi nişasta içerikli gıdaları içeren, sütlü tatlıların bile bulunduğu beslenme planlamasını uygulayan diyabet hastalarının tabii ki kan şekerleri dengelenemez ve ilaç kullanmaktan başka seçenekleri de kalmaz.

 

Tip-2 diyabette ilaçlar ve insülin sorunun çözümü değildir. Diyabet ilaçları, altta yatan problemi çözmek bir yana sağlık sorunlarının üstüne başka yeni sorunlar da eklemektedir. Yıllarca diyabet tedavisinde kullanılan Avandia isimli ilaç, tehlikeli yan etkileri nedeniyle bir süre sonra piyasadan çekildi. Bu ilacın komplikasyonu olarak gelişen kalp damar hastalıkları sebebiyle çok sayıda ölümlerin olduğunu biliyoruz. Peki, ilaç piyasadan çekildi de zarar görenlerin durumu ne oldu? Neyzen Teyfik 1933 yılında yazdığı “Hekimlere Naz” isimli şiirinde tıbbın bu durumunu çok güzel hicvetmiş. Merak edenler internetten bularak bu şiiri okuyabilir.

Yazımızın başından beri kanda insülin seviyesinin 5 uIU/mL seviyesinin üzerine çıkmasının metabolizma için iyi bir şey olmadığını ayrıntılı olarak anlattık. Tip-2 diyabette sorun insülin eksikliği değil insülin yüksekliği; yani insülin direncidir. Yüksek insülinin yaşlanmayı hızlandırdığını yukarıda da söyledik. İnsülin yüksekliği ve diyabet nedeniyle kronik hastalığa yakalanmış ve yaşlanması hızlanmış insanlara insülin üretimini artıran ilaçlar vermek ve/veya doğrudan insülin hormonuyla tedavi etmeye çalışmak yaşlanmayı daha da hızlandırmak ve dejenerasyonu artırmak anlamına gelir. İnsülin tedavisi başlandıktan hemen sonra hastaların hızla şişmanlaması, sık sık hipoglisemi atakları yaşaması, beyin sisi tablosundan bir türlü kurtulamaması da bu sebeptendir.

İşin daha vahim olan bir başka boyutu da şudur: İnsülin tedavisi Tip-2 diyabet hastalarını Tip-1 diyabete dönüştürebilmektedir. Ne demek istediğimizi biraz daha açalım: Tedavide kullanılan insülinler genetiği değiştirilerek modifiye edilmiş olan ilaçlardır ve hiçbir zaman bedenin kendi ürettiğiyle eşdeğer değildir. Bazı hastalar bu yabancı moleküle karşı immün reaksiyon geliştirebilmektedir. Yani insülin kullanan bir diyabet hastasının bağışıklık sistemi insüline karşı bir antikor geliştirebilmektedir. Gelişen bu insülin karşıtı antikorlar hastanın kendi pankreasına da saldırarak insülin üreten kendi hücrelerini tahrip edebilmektedir.  Bir süre sonra kendi bedenleri insülin salgılayamaz hale gelen bu hastalar artık Tip-1 diyabet gibi ömür boyu insüline bağımlı hale gelmektedir. Bazı yayınlar Tip-2 diyabetin Tip-1 diyabete dönüşmesi için ortalama 7-8 aylık bir sürenin yeterli olduğunu ifade etmektedir. Eğer insülin tedavisi başlandıktan bir süre sonra şeker kontrolünüz bozulduysa, kan şekerinde bir yükselme bir düşme yaşıyorsanız, bu durum insülin kullanımına bağlı olarak vücudunuzun otoantikor ürettiği ve pankreasınızda hasar başladığı anlamına gelebilir.

Tekrar edelim: Tip-2 diyabet hastalığı geri döndürülebilen bir hastalıktır. Beslenme düzenlemesi, bilinçli egzersiz ve olumsuz yaşam şartlarının düzeltilmesi durumunda Tip-2 diyabet hastalığında ilaç ihtiyacı da büyük oranda ortadan kaldırılabilmektedir.

 07.Şubat.2021

 

KONU İLE İLGİLİ ÖNERİLEN DİĞER YAZILARIMIZ İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKLERE TIKLAYINIZ:

1- Tip-2 Diyabetin, İlaç Kullanmadan Tedavi Edilebilen Bir Hastalık Olduğunu Biliyor Musunuz?

2- Kan Şekerini Dengede Tutmanın Yolları Nelerdir?

3- Kronik Stresin Sağlığımız Üzerindeki Olumsuz Etkileri Nelerdir?

4- Karın İçi Yağlanma Neden Tehlilelidir?

5- Magnezyum

6- Obezite ve Kilo Kontrolü

 

Yasal uyarı: Bu makale özgün bir yazı olup telif hakkı yazarlara aittir. Kopyalanarak başka mecralarda kullanılması durumunda hukuki yollara başvurulacaktır. Kopyalanmadan sayfamıza link verilebilir.

 

 

 

Bizi takip edin
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için , e-posta adresinizi
yazarak web sitemize ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
İLETİŞİM
  • Tunus Caddesi Tokgözoğlu Apt. 63/2 Kavaklıdere / ANKARA
  • +90 (312) 426 11 81
    +90 530 305 14 22
  • balimklinik@yahoo.com
Web sitemizdeki yazılar bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Tedavi yerine geçmez. İnternetteki bilgilere dayanılarak yapılan bilinçsiz uygulamalar ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Lütfen tedavinizin yönetilmesi için bir hekime başvurunuz.
Web Tasarım Teknobay.