PAYLAŞ

Tip-2 Diyabetin, İlaç Kullanmadan Tedavi Edilebilen Bir Hastalık Olduğunu Biliyor Musunuz?

Bu makale 244065 kişi tarafından görüntülenmiştir.

Modern tıp Tip-2 diyabet hastalarında ömür boyu ilaç kullanılması gerektiğini kabul etmektedir. Acaba gerçek tam olarak böyle midir? Günümüzde Tip-2 Diyabet ve tedavisi hakkında bilinenlerin birçoğunun tartışmaya açık olduğunu düşünmekteyim.

Diyabet Hastalığının farklı tipleri olmakla birlikte tüm diyabet türlerinin %90-95’ini Tip-2 diyabet oluşturmaktadır. Tip-2 diyabette insülin direnci dediğimiz bir durumdan dolayı kan şekeri kontrolü bozulur. 

Diyabetin sık görülen belirtileri aşağıda sıralanmıştır.

Diyabet hastalığı nedir diye sorulduğunda, hemen herkes bu soruya “Kan şekerinin yüksekliği ve düzensizliğidir” cevabını verir? Halbuki diyabette kan şekeri yüksekliği sebep değil bir sonuçtur. Diyabetin altındaki asıl sebep ise insülin ve leptin hormonlarının vücuttaki işlevlerinin bozukluğudur. Bu hormonların vücuttaki etkileşimlerinin bozulmasının sonuçlarından bir tanesi de kan şekeri dengesizliğidir. Kan şekerinin belli limitlerin içinde dengelenmesi homeostazis dediğimiz vücudun iç dengesinin devam ettirilebilmesi için çok önemlidir. Bu dengeyi sağlayan karmaşık bir mekanizma vardır. İnsülin ve leptin  ise bu mekanizma içinde etkileri olan iki önemli hormondur. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için  önce insülin ve leptin hakkında kısa bir tıbbi bilgi vermemiz gerekiyor.

İnsülin nedir, ne işe yarar?

İnsülin aslında bir depolama hormonudur. Pankreastan salgılanarak kan dolaşımına geçer. Hücrelerin ihtiyacı olan birçok maddenin hücre içine girmesini insülin sağlar. Hücrelerin fonksiyonlarını aksatmadan yürütebilmesi için kesintisiz olarak enerjiye ihtiyaçları vardır. Enerji kaynaklarından bir tanesi de glikozdur. Glikozun hücre içine girmesini ise insülin sağlar. İnsülin kandaki glikozu hücrelerin içine soktuğunda kan şekeri bu şekilde dengelenmiş olur. O halde insülinin asıl görevi kan şekerini düşürmek değil, hücrelerin şeker ihtiyacını karşılamak ve ileride kullanılmak üzere fazla enerjiyi depolamaktır.  Kan şekerinin dengelenmesi ise insülinin yönettiği bu metabolizma işleminin adeta bir “yan etkisi” gibi düşünülebilir. Eğer bazı sebeplerden dolayı insülin glikozu hücre içine sokamazsa işte o zaman kan şekeri dengesi bozulur.

Peki, leptin nedir? 

Leptin yağ hücrelerinin salgıladığı bir hormondur. İlginç değil mi? Yağ hücreleri tıpkı endokrin bir organ gibi hormon salgılamaktadır. Halbuki yağ dokusunu yalnızca yedek bir enerji deposu olarak biliyordunuz. Son yıllarda yapılan araştırmalar yağ dokusu hakkında bilmediğimiz birçok yeni bilgiye ulaşmamızı sağladı. Artık biliyoruz ki, yağ dokusundan hormon ve “sitokin” adı verilen birtakım vücut kimyasalları salgılanmaktadır. Sitokinler kronik enflamasyona yol açarak vücudu içten içe yıpratan vücut kimyasallarıdır. Yine yağ dokusunda bulunan “aromataz” isimli bir enzim erkekler için çok önemli bir hormon olan testosteronu kadınlık hormonu olan östrojene çevirmekte ve erkeklerde kadın tipi yağlanmaya (meme ve kalçada yağ birikmesi) yol açmaktadır.

Özet olarak söylemek gerekirse; özellikle karın içinde ve göbek civarında biriken yağ dokusu, metabolizmayı ve hormon dengesini bozmakta, ayrıca kronik enflamasyon yaratarak birçok kronik hastalığa yol açmaktadır.  

Leptin hormonunun yağ hücreleri tarafından salgılandığını yukarıda söylemiştim. Bu hormonun en önemli görevi iştahı ve vücut ağırlığını düzenlemektir. Yani leptin ne zaman yemek yememiz gerektiğini, ne kadar yememiz gerektiğini ve yemeyi ne zaman durduracağımızı beyine bildiren önemli bir hormondur. Bundan dolayı “tokluk hormonu” olarak da adlandırılmaktadır. Leptin ayrıca enerjinin ne şekilde kullanılacağını da beyine bildirir.

Leptin hormonu 20 yıl kadar önce keşfedilmiştir. Tip-2 diyabet ve metabolizma bozukluğuyla olan önemli ilişkisi ise son yıllarda daha iyi anlaşılmıştır. Leptin hakkında elde ettiğimiz yeni bilgilerden sonra Tip-2 diyabet hastalığına bakışımızda ve klasik diyabet tedavisinde son yıllarda bazı farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Leptini keşfeden Jeffrey Friedman ve Douglas Coleman isimli bilim adamları fareler üzerinde yaptıkları çalışmada, vücutlarında hormon yapısında “bir maddenin” eksik olması durumunda farelerin aşırı şekilde kilo aldığını gözlemlemişler ve yeni keşfedilen bu maddeye leptin adını vermişlerdir. Leptin kelimesi Latince bir kelime olan “leptos” kelimesinden köken almaktadır. Leptos “ince/zayıf” anlamına gelir. Daha sonra sentetik olarak elde edilen leptin hormonu obez farelere enjekte edildiğinde bu farelerin hızlı bir şekilde  kilo verdiğini ve normale geldiğini görmüşlerdir.

Şimdi tüm kilolu okurlarımın leptin hormonunu nereden bulabilirim acaba diye düşündüklerini tahmin edebiliyorum? Durun acele etmeyin! Yapılan çalışmalarda obez insanlarda leptin hormonu eksikliği değil, tam tersine leptin fazlalığı olduğu saptanmıştır. Peki, o zaman sorun ne? Sorun şu; Obezlerde leptin hormonu sentezi gereğinden fazla olmasına rağmen bu hormonun vücuttaki fonksiyonu bozulduğu için etki gösterememektedir. Tıpkı insülin direncinde olduğu gibi, leptin direnci tablosu ortaya çıkmakta, yani leptin sinyalizasyonu bozulmaktadır. Leptin direnci geliştiğinde bunu takiben de insülin direncinin ortaya çıktığını son araştırmalardan sonra öğrenmiş bulunmaktayız. O halde Tip-2 diyabet yalnızca insülinle ilgili değil, aynı zamanda leptin fonksiyon bozukluğuyla ilgili bir hastalıktır diyebiliriz. Bu bakış açısıyla baktığımızda Tip-2 diyabet hastalarında yalnızca insülin direnci üzerinde durmak ve leptin direncini görmezden gelmek tedaviyi yanlış yönetmek anlamına gelmektedir. Tip-2 diyabetli bazı hastalarda insülin kullanılması durumunda insülin ve leptin direnci daha da artmakta ve uzun vadede hastanın tablosu giderek olumsuz seyretmektedir. 

Peki, leptin sinyalizasyonu neden bozulur? 

Bu konuda yapılan son çalışmalar leptin direncine yol açan en önemli sebebin aşırı “früktoz şurubu” tüketimi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Früktoz şurubu mısır nişastasından kimyasal yolla elde edilen sanayi tipi, sentetik bir şekerdir. Bu yüzden “mısır şurubu” olarak da adlandırılmaktadır. Früktoz şurubu şekere göre daha tatlı ve çok daha ucuz olduğu için ve ayrıca şeker gibi kristalleşmediği için hazır gıda endüstrisi tarafından hemen her türlü gıdada yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak vücudumuzun bu kadar yoğun früktozu metabolize etmeye uygun bir yapısı yoktur. Glikoz vücuda girdiğinde hiçbir işleme gerek olmadan bütün hücreler tarafından kullanılabilmektedir. Halbuki früktoz hücrelerimiz tarafından doğrudan kullanılamaz. Früktozun hücreler tarafından kullanılabilmesi için önce karaciğerde bir dizi biyokimyasal işlemden geçmesi gerekir. Çeşitli kaynaklarda karaciğerin günlük fruktoz işleme kapasitesinin 50 gram kadar olduğu, buna karşılık günümüzde sıradan bir insanın fruktoz tüketiminin ise bunun 3-4 katına kadar çıkabildiği ifade edilmektedir. Yoğun bir şekilde vücuda alınan fruktozun insülin direncine yol açtığı saptanmıştır. Halbuki fruktozun insülini yükseltmediğini iyi biliyoruz. Peki, nasıl oluyor da insülin direncine yol açıyor? Son yapılan araştırmalar fruktozun leptin sinyalizasyonunu bozduğunu ve bu yolla da insülin direncine yol açtığını ortaya çıkarmıştır. Leptin ve insülin hormonları birbirleriyle etkileşim içinde işlev görürler. Bu iki hormondan bir tanesinde direnç oluşması halinde diğerinin de fonksiyonu bozulmaktadır.

Fruktozun insülini yükseltmediğini yukarıda söyledim. İnsülin yükselmeyince tokluk duygusu da ortaya çıkmaz. Yani fruktozu yedikçe yersiniz, ama doyduğunuzu anlamazsınız.

Fruktozun karaciğerde metabolize edilmesinin bir zorunluluk olduğunu yukarıda vurgulamıştım. Bu metabolizma sürecinin son ürünlerinden bir tanesi de ürik asittir. Ürik asit yüksekliği vücutta enflamasyon yaratan çok önemli bir sebeptir. Gut hastalığından, hipertansiyona, karaciğer yağlanmasından, böbrek hastalığına kadar birçok hastalık ürik asit yüksekliğinden dolayı ortaya çıkabilmektedir.  

Modern tıp, Tip-2 diyabet hastalığında altta yatan bu sebepleri pek de dikkate almaz. Tedavi olarak verilen ilaçlar insülin seviyesini yükselterek veya reseptör duyarlılığını artırarak bir süreliğine kan şekerini düzenler, fakat kalıcı bir tedavi yapmaz. Bir süre sonra verilen ilaç dozu yetersiz gelecek ve denge yeniden bozulacaktır. Halbuki tedavide asıl yapılması gereken, insülin ve leptin dengesini bozan sebepleri ortadan kaldırmak ve bozulan hormonal dengeyi yeniden düzenlemek olmalıdır. Bu şekildeki bir tedavi yaklaşımı ile hastalar bir müddet sonra ilaca bile gerek kalmayacak şekilde düzelebilmektedir.

Tip-2 Diyabetten ve ilaçlardan kalıcı bir şekilde kurtulabilmek için nasıl bir yol izlenmelidir?

1- Açlık insülin seviyesi MUTLAKA normale düşürülmelidir: Rutin tıbbi uygulamada Tip-2 diyabet hastalarının takibinde öncelikle kan şekeri seviyesi göz önüne alınmakta, açlık insülin seviyesine ise pek dikkat edilmemektedir. Halbuki açlık insülini kan şekerinden de önemli bir parametredir. İnsülin hormonunun yüksekliği vücut için adeta bir zehir gibidir. Hücreleri yıpratır ve bedeni hızla yaşlandırır. Uzun vadede damar sertliğine yol açar. Bunun sonucunda hipertansiyon, kalp ve beyin damar hastalıklarının (felç) ortaya çıkmasına sebep olur. Kanser oluşumunu da tetikler. Çok yüksek insülin seviyesi sağlayarak kan şekerini normal düzeylerde tutmak sağlıklı bir çözüm değildir. Bu sayede kan şekeri normal seviyelerde tutulsa bile yüksek insülin uzun vadede hastalarda daha başka önemli sorunlara yol açacaktır. Bu hastalarda arzu edilen çözüm fizyolojik seviyelerdeki insülinle kan şekerinin kontrol altına alınmasıdır.

Açlık insülini ne kadar olmalıdır? Burada da bir karmaşa vardır. Birçok laboratuvar açlık insülininin üst sınırını 20-25 uIU/mL seviyelerine kadar normal kabul etmektedir. Ben normal, sağlıklı bireylerde açlık insülininin 2-5 uIU/mL aralığında olmasının metabolizma açısından son derece önemli olduğunu kabul ediyorum.

Tip-2 diyabet hastalarında uzun dönemdeki kan şekeri hakkında bilgi veren HbA1c tetkiki de takipte kullanılan önemli kan parametrelerinden birisidir.

2- Egzersiz: Bozulan insülin ve leptin dengesinin düzeltilmesi için gerekli olan en önemli unsurlardan bir tanesi de egzersizdir. Bilinçli planlanmış bir egzersiz bozulan hormon dengesinin yeniden düzelmesini sağlayarak Tip-2 Diyabet hastalarının tedavisinde önemli bir katkı sağlamaktadır. Egzersiz hakkında daha önce ayrıntılı bir yazı yazdığım için daha fazla detaya girmeyeceğim. Daha fazla bilgi için “Egzersiz” yazımızı okumanızı öneririm.

3- Beslenme: Tip-2 Diyabet hastalarında şimdiye kadar uygulanan diyet önerilerindeki “az az ve sık sık ye” önerisinin ve ara öğün tavsiyelerinin insülin ve leptin dengesini daha da bozduğunu özellikle vurgulamak isterim. Bazı diyetisyenlerin Tip-2 diyabet hastalarına ekmek, bakliyat ve meyve gibi gıdaları ve ara öğün önerdiğini görüyorum. Bu öneriler çok yanlıştır ve klinik tabloyu ve şeker dengesini daha da fazla bozmaktadır. İnsülin ve leptin direncinin düzeltilebilmesi için tüm tahılların,şeker içeren gıdaların, fruktoz şurubunun ve işlenmiş gıdaların kesinlikle diyetten çıkarılması gerekmektedir. Tam buğdaydan da yapılmış olsa ekmek ve unlu mamüllerin tamamen diyetten çıkarılması, makarna, pirinç, patates, mısır gibi gıdaların da tüketilmemesi gerekmektedir. İnsülin seviyeleri normale gelene kadar süt ürünleri ve meyve tüketiminin de kısıtlanması gereklidir.

Beslenmede şeker ve karbonhidrat kısıtlaması ile ilgili öneriler dışında yağlarla ilgili bazı önerilerim de var. Tüketilen yağların doğal olması çok önemlidir. İşlenmiş ve yapısı değişerek “trans yağ” haline gelmiş olan yağlar vücutta kronik enflamasyona yol açmaktadır (1).  Kronik enflamasyonun metabolizmayı bozan en önemli sebeplerden biri olduğunu daha önce birçok kere vurgulamıştım. Yağ konusundaki önerilerim:

1- Soğuk sıkım, sızma zeytinyağı,

2- Serbest yayılan hayvanların sütünden elde edilen tereyağı ve kaymak,

3- Doğal beslenmiş hayvanların etlerindeki yağlar (kuyruk yağı da dahil),

4- Doğal deniz balıklarının yağları. Balıkta bulunan omega-3 yağ asitleri vücudumuz tarafından sentez edilemeyen, fakat mutlak ihtiyaç duyulan besin öğelerindendir. Omega-3 yağ asitleri hücre yapımında yapı taşı olarak gereklidir ve eksikliğinde hücre yapımı sağlıklı olarak gerçekleştirilemez ve hücrenin yapısı çürük olur.

Yeteri kadar omega-3 alınmazsa vücutta kronik enflamasyon ortaya çıkmaktadır. Omega-3 yağ asitleri balık yağında bulunur dedik, ancak yapılan bilimsel araştırmalar balık çiftliklerinde yetiştirilen ve suni yemlerle beslenen kültür balıklarında yeterince omega-3 olmadığını göstermektedir. Bu sebeple doğal deniz balıklarını tüketmeye dikkat edilmelidir (hamsi, sardalya, istavrit, palamut vs). Omega-3 açısından zengin olan bir başka gıda da serbest dolaşan tavukların yumurtalarıdır. Kapalı kafeslerde ve suni yemlerle beslenen tavukların yumurtalarında da tıpkı kültür balıklarında olduğu gibi yeterince omega-3 olmadığı saptanmıştır.  Eğer yeterince omega-3 alınamıyorsa ilaç haline getirilmiş olan konsantre omega-3 desteklerinden de faydalanılması gerekebilmektedir. Keten tohumu, semizotu gibi gıdaların yapısında da omega-3 benzeri unsurların olduğunu biliyoruz. ALA (alfa linoleik asit) isimli bu maddeden vücudumuz yeterince faydalanamamaktadır.

5- Yağ içeriği yüksek olan ceviz, badem, fındık gibi kuruyemişler tüketilmelidir (kavrulmamış, çiğ olarak). Yer fıstığı, leblebi, nohut ve kuru meyveleri şeker dengesini bozduğu için önermiyorum.

6- Sağlıklı yağ içeriği açısından zengin olan zeytin, avakado ve Hindistan cevizi gibi meyveler tüketilmelidir.

7- Yukarıda sıraladığım yağların dışında kalan margarin, ayçiçek yağı, mısır özü yağı, soya yağı gibi yağların tamamı trans yağ olup kullanılmaları uygun değildir.

Sağlıklı beslenme ile ilgili videolarımızı izlemek için "TIKLAYINIZ".

4- Bağırsak florasının düzenlenmesi: Bağırsak florasının düzgün ve sağlıklı floradan oluşmasının genel sağlığımız açısından ne kadar önemli olduğunu değişik yazılarımda, her vesile ile vurgulamaktayım. Tip-2 diyabet hastalarında bağırsak florası bozukluğu olduğunu sıklıkla görmekteyiz. Floranın yeniden düzenlenmesi ile kan şekeri kontrolünün kolaylaşacağını tekrar vurgulamak isterim. Flora bozukluğunun bağırsak geçirgenliğinin bozulmasına yol açtığını ve bu şekilde kronik enflamasyon yaratarak metabolizmayı olumsuz etkilediğini de hatırlatmak isterim. Bu konuda daha önce ayrıntılı yazılar yazdığım için daha fazla detaya girmeyeceğim. Daha fazla bilgi için “Bağırsak Florasının Önemi” ve “Probiyotik, Prebiyotik ve Sinbiyotik Nedir? Sağlığımız İçin Neden Önemlidir?” başlıklı yazılarımızı okumanızı öneririm.

5- D vitamini:  Her ne kadar adı “vitamin” olsa da, son yıllarda D vitamini artık bir hormon olarak kabul edilmektedir. Vücudumuzdaki hücrelerin neredeyse tamamı D vitamini ile etkileşim içindedir. Son yapılan araştırmalarda Tip-2 diyabet hastalarının kan şekeri kontrolünde D vitamininin önemli etkilerinin olduğuna işaret edilmektedir (2),(3),(4).

Aşağıdaki tabloda sağlıklı D vitamini seviyeleri gösterilmektedir.

Kan tetkiki yapılıp D vitamini seviyesi saptanmadan kulaktan dolma bilgilerle yüksek doz D vitamini kullanılmasını kesinlikle önermiyorum. Çünkü D vitamini yağda depolanan bir vitamindir. Bilinçsiz bir şekilde aşırı D vitamini kullanımı ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir. D vitamini yüklemesi yapılırken beraberinde magnezyumkalsiyum ve K2 vitamini dengesinin gözetilmemesi durumunda fayda yerine zarar görülmesi ihtimali de vardır.

Günümüzde internet ortamında sağlıkla ilgili bilgi içeren birçok web sitesi olduğunu görüyoruz.  Bu sitelerin büyük bir kısmı maalesef hekimlikle ve tıpla ilgisi olmayan kişiler tarafından idare edilmektedir. 3-5 yazı okuyarak tıbbi bilgi edindiğini sanan ve sağlıkla ilgili tavsiyelerde bulunan bu sitelerin sorumluları, istemeden de olsa bazı hastalara zarar verebiliyorlar. Bana başvuran hastalarımdan bu tür örneklerin son zamanlarda artmaya başladığını görüyorum. Okurlarıma hekim olmayan kişilerin yazılarına temkinli yaklaşmalarını ve bunların tavsiyelerini sorgulamadan yerine getirmemelerini özellikle tavsiye ediyorum.

Tedavi süresince stres düzeyini azaltıcı, uyku düzenleyici, anti-enflamatuvar ve otonom sinir sistemini dengeleyici etkisinden dolayı Akupunktur tedavisinden de yararlanıyoruz. Tip-2 Diyabette kullanılabilecek destekleyici tedavi seçeneklerinden bir tanesi de Ozon tedavisidir. Ozonun anti-enflamatuvar ve bağışıklık sistemini düzenleyici (immün modülasyon) etkisinden yararlanarak seçilmiş uygun vakalarda bu tedaviyi de hastalarımızda başarıyla kullanmaktayız. Kliniğimizde antioksidan dozlarda, intravenöz (damar içi) C vitamini tedavisini de Tip-2 Diyabet tedavisinde, destek unsuru olarak, başarı ile uygulamaktayız.

KISSADAN HİSSE:

Tip-2 diyabet uygun bir tedavi yaklaşımıyla tamamıyla önlenip geri döndürülebilen bir hastalıktır. Bir kader olarak kabul edilmesi doğru değildir. Ömür boyu ilaç kullanmak gibi bir mecburiyet de yoktur. İnsülin ve leptin sinyalizasyonunun yeniden düzenlenmesinden sonra ilaç ihtiyacı azalmakta ve hatta ilaca gerek kalmadan kan şekeri seviyesi kendiliğinden dengelenebilmektedir.

12.Ağustos.2016

 

KONU İLE İLGİLİ ÖNERİLEN DİĞER YAZILARIMIZ İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKLERE TIKLAYINIZ:

1- Diyabet (Şeker Hastalığı) ve Metabolik Sendrom

2- Bu 5 Hormonun Dengesizliği Kilo Verme Çabalarınızı Olumsuz Etkileyebilir 

3- İnsanlık Şekerle Zehirleniyor 

4- Kan şekerini dengede tutmanın püf noktaları nelerdir?

 

Yasal Uyarı: Bu makale özgün bir yazı olup telif hakkı yazara aittir. Kopyalanarak başka mecralarda kullanılması durumunda hukuki yollara başvurulacaktır. Kopyalanmadan sayfamıza link verilebilir.

Diğer Okuyucu Yorumları
Test

Form Gönderimi

Tamam

Bizi takip edin
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için , e-posta adresinizi
yazarak web sitemize ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
İLETİŞİM
  • Tunus Caddesi Tokgözoğlu Apt. 63/2 Kavaklıdere / ANKARA
  • +90 (312) 426 11 81
    +90 530 305 14 22
  • balimklinik@yahoo.com
Web sitemizdeki yazılar bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Tedavi yerine geçmez. İnternetteki bilgilere dayanılarak yapılan bilinçsiz uygulamalar ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Lütfen tedavinizin yönetilmesi için bir hekime başvurunuz.
Web Tasarım Teknobay.