PAYLAŞ

Kolesterol Dost Mu, Yoksa Düşman Mı? - 2.BÖLÜM

Bu makale 92276 kişi tarafından görüntülenmiştir.

İKİNCİ BÖLÜM

Bu yazıyı okumadan önce “BİRİNCİ BÖLÜM”ü okumanızı öneririm.

Yazarlar: Dr. Gökşin Balım İç Hastalıkları-Dahiliye Uzmanı, Op.Dr. Tayfun Balım Beyin Cerrahisi Uzmanı 

Biraz da kolesterol ve enflamasyon arasındaki ilişkiden bahsedelim?

Bütün kronik hastalıkların temelinde çeşitli derecelerde kronik enflamasyonun bulunduğunu her vesile ile vurgulamaktayım. Kronik enflamasyon vücudu içten içe çürüten, tüm hücrelere ve dokulara zarar verme potansiyeli taşıyan bir bağışıklık sistemi yanıtıdır. Normal şartlarda enflamasyon reaksiyonu vücudun dışarıdan gelen yabancı, zararlı ve hasar yapıcı etkenlere karşı kendisini koruma ve hasarı onarma mekanizması ve doğal tepkisidir. Ancak vücudun başa çıkma kapasitesini aşan bir durum söz konusuysa ve enflamasyona yol açan etkenlerin etkisi azar azar bile olsa sürekli bir hale gelirse, bağışıklık sistemi aşırı bir şekilde yüklenir ve duyarlanır. İşte böyle bir durumda onarım mekanizmaları aksamaya başlar ve enflamasyon gittikçe kronikleşir. Çoğu zaman yararlı olan ve bizi koruyan bu reaksiyon kronikleşince vücutta birtakım sorunlar oluşmaya başlar, doku ve organ fonksiyonlarında bozulmalar meydana gelir ve birçok kronik hastalığın oluşmasının yolu açılır. Konu ile ilgili daha geniş bilgi edinmek için “Enflamasyon nedir?” başlıklı yazımı okumanızı öneririm.

Aterosklerozun etyolojisinde de kronik enflamasyonun asıl sorumlu olduğunu biliyoruz. Kolesterol yüksekliğinin kalp damar hastalıklarına yol açtığını kabul eden kolesterol teorisine katılmadığımı yazımın başında belirtmiştim. Aterosklerozun sebebinin kronik enflamasyon olduğunu, kolesterol yüksekliğinin ve lipoproteinlerin yapısının değişmesinin ise kronik enflamasyona bağlı olarak ortaya çıkan bir sonuç olduğunu gösteren birçok yeni araştırma mevcuttur.

Şimdi kronik enflamasyonun kalp damar hastalıklarına nasıl yol açtığını fonksiyonel tıp bakış açısı ile irdeleyelim. Bıçakla domates doğrarken parmağınızı keserek yaraladığınızı varsayalım. Oluşan yarada sırasıyla şu olaylar gelişir.  

- Yara yerinden olan kanamayı durdurmak için öncelikle kan damarları büzülür (vazokonstrüksiyon)

- Kanın pıhtılaşmasını sağlayan mekanizmalar devreye girer

- Açık yaradan vücuda girme ihtimali olan virüsler, bakteriler ve bulaşabilecek diğer zararlılar ile savaşmak ve hasar gören dokunun bölgeden yok edilip temizlenmesi için bağışıklık sistemi hücreleri bölgeye gönderilir

- Yaranın onarımı için hücreler çoğalmaya başlar. Bu esnada hücre duvarının yapımı için kolesterol ihtiyacı artar ve LDL ile taşınan kolesterol bölgeye gönderilir.

- İyileşme sırasında yara üzerinde bir süreliğine koruyucu bir yara kabuğu meydana gelir. 

Şimdi bu durumu kalp damar hastalıkları ve kolesterol ilişkisine uyarlayalım. Eğer arterlerin içini döşeyen endotel dokusunda bir hasar (yara) meydana gelirse damar içinde de benzer bir süreç başlar. Endotelde oluşan yaranın kabuğu “aterom plağı” veya kısaca “plak” olarak adlandırılır. Bu plaklar kanın pıhtılaşma mekanizmalalarının devreye girmesi ve damarların büzülmesi ile birlikte oluşur ve enflamasyon sürecininin de bir parçasıdır. Kolesterol de bu olaya dahil olur çünkü hasar görmüş hücrelerin onarımı için önemli bir yapı taşı olan kolesterol gereklidir. Eğer hasar gören, onarılması ve yenilenmesi gereken hücre sayısı fazlaysa karaciğere “daha fazla kolesterol yap ve kan dolaşımına ver” mesajı gider. Vücudun bu davranışı yeni ve sağlıklı hücreler üretebilmek için olması gereken zorunlu bir işlemdir. 

Sürekli basit şeker, un ve unlu mamüller ve katkılı, rafine gıdaların tüketilmesi, insülin yüksekliği, sağlıklı gıda ve özellikle sağlıklı yağ yenilmemesi, bağırsak flora bozuklukları, bağırsak geçirgenliğinin bozuk olması (leaky gut), hareketsiz yaşam veya bilinçsizce aşırı egzersiz yapma, dinlenmeye zaman ayırmama, vitamin ve mineral eksiklikleri, toksik birikimler gibi birçok farklı sebep enflamasyon yaratarak vücutta tahribata yol açar. Bu tahribat sürekli bir hal alırsa onarımda aksamalar oluşur ve enflamasyon kronikleşir. Kronik enflamasyon tüm vücut hücreleriyle birlikte damar duvarında da hasar meydana getirir. Özellikle kılcal damarlardaki hasarlanma sonucunda dokulara olan kan akışı olumsuz etkilenir. Bu durum yeterince beslenemeyen o dokulardaki enflamasyonu daha da şiddetlendirir. Bu durumda kolesterol ihtiyacı daha da artar. Karaciğerde sentezlenen kolesterol hasarlı damarları ve diğer dokuları onarmak üzere tüm vücuttaki hasarlı bölgelere gönderilir. Kronik enflamasyon aynı zamanda oksidatif stres demektir. Oksidanların artması sonucunda kolesterol ile bağlanmış olan LDL molekülü (LDL+Kolesterol) oksitlenir ve LDL’nin partikül yapısı değişir. LDL+Kolesterol molekülünün yapısı değişince bu molekül artık hücrelerin reseptörü tarafından tanınamaz ve kullanılamaz. Hücrelere giremeyen LDL+Kolesterol molekülü kanda birikmeye başlar. Bu hastalarda yapılan laboratuvar tetkiklerde kandaki kolesterol seviyesinin arttığı saptanır. Burada bir tezata dikkatinizi çekmek isterim. Kan tahlillerinde kolesterol seviyesi yüksek bulunan hastalarda aslında hücre içinde kolesterol eksikliği yaşanmaktadır. Hücre kolesterol eksikliği yaşadığı için karaciğer de bir taraftan kolesterol sentezlemeye devam etmektedir. Aslında bu klinik tabloya “kolesterol yüksekliği” demek yerine “hücre içi kolesterol eksikliği” dersek kolesterol teorisine bakışımız çok farklı olacaktır. Size anlattığım bu mekanizmaları değerlendirdiğinizde vücudun varlık içinde yokluk çektiğini de görebilirsiniz. Buradaki problem kolesterolün kendisi ile ilgili değildir. Asıl problem kronik enflamasyon varlığında taşıyıcı lipoproteinlerin oksitlenerek partikül yapısının değişmesi ile ortaya çıkmaktadır. Oksidasyona uğrayan LDL+Kolesterol bileşiği aynı zamanda arter duvarlarında oluşan plakların içinde de birikir. Bu durum enflamasyonun ve damar hasarının artmasına neden olur. 

İyi kolesterol, kötü kolesterol diye bir ayrımın olmadığından bahsetmiştim. Bunun yerine “okside olmuş LDL” veya “partikül yapısı değişmiş LDL” daha kabul edilebilir bir adlandırmadır. Yine aynı şekilde HDL de okside olabilir. Okside olmuş HDL’nin yapısı da okside olmuş LDL gibi değişir ve kalp damar sağlığı açısından tehlike yaratabilir (12). Sadece total kolesterol, LDL ve HDL değerlerini bilmenin kalp damar hastalıkları riskini tespit etmek için yeterli olmadığını yukarıda da söylemiştim. Endüstriyel tıp ekolü kronik enflamasyon zemininde ortaya çıkan kalp damar hastalıklarında kan dolaşımında kolesterolün arttığını tespit ettiğinde hemen, kısa yoldan kalp krizinin nedeni olarak kolesterolü sorumlu tutma kolaycılığına kaçmaktadır. Kronik enflamasyon ve buna neden olan faktörler ise nedense göz önüne alınmamaktadır. Oysa kolesterol kronik enflamasyon sonucunda yükselmekte ve vücutta hasar arttıkça daha fazla kolesterol üretilip dolaşıma verilmektedir. Kolesterolün aslında vücudun iyileşmesi ve onarılmasına yardımcı olmak üzere arttığını yukarıda söylemiştim. Burada doğrudan kolesterolü suçlamak mümkün değildir. 

Kalp damar hastalıklarının oluşmasının temelinde kronik enflamasyonun sorumlu olduğunu biliyoruz. Kolesterol yüksekliği her zaman kalp damar hastalıkları ile birlikte hatırlanır. Oysa kolesterol sadece kalp damar hastalıklarında yüksek bulunmaz. Kronik enflamasyon ile seyreden hastalıkların birçoğunda kolesterol yüksekliği tespit edilmektedir. Örneğin diyabet ve metabolik sendrom (13), hipotiroidi (14),(15), hipertansiyon, insülin direnci, obezite bu hastalıkların en bilinenleridir. “Benim kolesterolüm yüksek ama kalp hastalığım yok, kilolu da değilim, şeker hastalığım da yok, tansiyonum bir kere bile yükselmedi. Beslenmeme dikkat ediyorum. Spor da yapıyorum ama bir türlü kolesterolüm düşmüyor” diyen okurlarıma kolesterolün enflamasyon sonucunda yükseldiğini bir kere daha hatırlatmak isterim. Aklınıza gelmeyen pekçok neden kronik enflamasyon yaratarak kolesterol yüksekliğine sebep olabilir. 

Size ilginizi çekeceğini düşündüğüm birkaç çalışmayı örnek olarak vermek istiyorum.

1- Helikobakter pilori mide ülseri ve kanserine yol açan bir bakteridir. Helikobakter pilori ile enfekte olan hastalarda total kolesterol, LDL+Kolesterol, lipoprotein (a), ApoB ve trigliserid seviyelerinde yükselme, LDL partikül yapısında bozulma ve beraberinde HDL düzeylerinde düşüş tespit edilmiştir (16),(17)

2- Enfeksiyonlar ve yüksek kan lipidleri arasındaki ilişkiyi açıklamak için çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Viral ve bakteriyel enfeksiyonların hücrelerin lipid metabolizmasını doğrudan değiştirdiği, vücudun enfeksiyonla mücadele girişiminin bir sonucu olarak da lipidlerin arttığı gösterilmiştir. LDL'nin antimikrobiyal özelliklere sahip olduğu ve mikrobik patojenlerin inaktive edilmesinde doğrudan etkili olduğu ifade edilmektedir. Yüksek LDL seviyelerinin Helikobakter pilori gibi enfeksiyonlardan koruduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur (18). 

3- Bağırsak bariyerinin temel işlevlerinden birisi de vücuda zararlı olan etkenlerin bağırsaklardan dolaşıma geçmesini önlemektir. Bağırsak geçirgenliğinin bozulması (leaky gut) sebebiyle patojen bakterilerin ürettiği lipopolisakkarit (LPS) yapısındaki endotoksinler kan dolaşımına geçerse bu durum bir bağışıklık cevabına neden olur. “LPS bağlayıcı protein” adı verilen bir proteinin doğrudan bu toksinlere bağlanarak dolaşımdan uzaklaştırdığı gösterilmiştir (19). LDL’nin genel bir taşıyıcı protein olduğunu yazının daha önceki bir bölümünde söylemiştim. Toksinleri yok eden LPS bağlayıcı proteinlerin kanda taşınması da LDL sayesinde olmaktadır. Böyle bir durumda anti-mikrobiyal etkiye sahip olan LDL parçacıklarının devreye girdiği de saptanmıştır. Kan dolaşımında büyük miktarlarda endotoksinlerin bulunması ile karakterize olan “endotoksemi” durumlarında da LPS bağlayıcı protein ve dolayısıyla LDL seviyesinde de önemli artışlar olduğu gösterilmiştir.

Bu çalışmaları örnek göstererek asıl vurgulamak istediğim nokta şudur; kolesterol sadece kalp damar hastalıklarında değil, temelinde kronik enflamasyon olan pek çok hastalıkta da yükselebilmektedir. Otoimmun hastalıklar (çölyak, ülseratif kolit, Crohn hastalığı, otoimmun gastrit, Hashimoto tiroiditi, romatoid artrit, psöriazis, skleroderma, lupus, vaskülitler vs), ağrı, fibromyalji, obezite, periferik nöropati, diyabet, metabolik sendrom, gut hastalığı, artritler, depresyon, hipertansiyon, kalp yetmezliği, felçler, migren, tiroid hastalıkları, pankreatitler, diş hastalıkları, kanser, dikkat bozukluğu, hiperaktivite, otizm, osteoporoz, alerjik hastalıklar, egzema, uyku bozuklukları, mide bağırsak hastalıkları, ülser, reflü, kabızlık, Alzheimer, astım, anemi (kansızlık) bu hastalıklardan bazılarıdır.

Kolesterol ilacı kullanan pek çok hastada kan kolesterol seviyelerinin kabul edilemeyecek kadar düşük seviyelere inmesi de karşımıza çıkan ayrı bir sorundur. Kolesterol teorisini hiç irdelemeden, körü körüne kabul eden bazı hekimler kolesterol yüksekliğini bir risk faktörü olarak görürken kolesterol düşüklüğünün risklerini ise nedense göz ardı etmektedirler. Oysa kolesterol düşüklüğünün sonuçları çok daha vahimdir.

06.Temmuz.2017

KOLESTEROL DÜŞÜKLÜĞÜNÜN TEHLİKELERİ ve KOLESTEROL DÜŞÜREN STATİN GRUBU İLAÇLARIN YAN ETKİLERİ 3. BÖLÜMDE ANLATILMIŞTIR

Yazının devamı için (3.Bölüm) TIKLAYINIZ.

 

Yasal Uyarı: Bu makale özgün bir yazı olup telif hakkı yazarlara aittir. Kopyalanarak başka mecralarda kullanılması durumunda hukuki yollara başvurulacaktır. Kopyalanmadan sayfamıza link verilebilir.

Kaynakça ve Referansları Göster
Diğer Okuyucu Yorumları
Test

Form Gönderimi

Tamam

Bizi takip edin
Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için , e-posta adresinizi
yazarak web sitemize ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
İLETİŞİM
  • Tunus Caddesi Tokgözoğlu Apt. 63/2 Kavaklıdere / ANKARA
  • +90 (312) 426 11 81
    +90 530 305 14 22
  • balimklinik@yahoo.com
Web sitemizdeki yazılar bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Tedavi yerine geçmez. İnternetteki bilgilere dayanılarak yapılan bilinçsiz uygulamalar ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Lütfen tedavinizin yönetilmesi için bir hekime başvurunuz.
Web Tasarım Teknobay.